Eisenmenger Sendromunun Tarihçesi - Arşidük Franz Ferdinand - Birinci Dünya Savaşı! - 2024.07.02
Eisenmenger Sendromunun Tarihçesi - Arşidük Franz Ferdinand - Birinci Dünya Savaşı!
Dünyanın Kader Anı
ÖZET
- Arşidük Franz Ferdinand, Habsburg tahtının muhtemel varisiydi; ancak hanedana göre "eşdeğer soylu" sayılmayan ve sarayda nedime olarak görev yapan Sophie Chotek'e duyduğu aşk nedeniyle başka biriyle evlenmeyi kesinlikle reddetti. Sarayın dayattığı morganatik evlilik uzlaşısı kapsamında Franz Ferdinand taht sırasını korurken, Sophie ve çocukları veraset haklarından çıkarıldı.[30][23]
- 1878 Berlin Antlaşması'nın ardından Bosna-Hersek'in fiilen Avusturya-Macaristan yönetimine geçmesi ve 1908'deki resmi ilhak, Balkanlar'da Sırp milliyetçiliğini körükleyen karmaşık bir siyasi zemin yarattı.[50][17]
- 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da düzenlenen ziyarette Kara El örgütünün planladığı suikast girişimleri önce bombalı saldırıyla başladı; bomba hedefi ıskaladı ve suikastçı yakalandı.[5][2] Franz Ferdinand ve Sophie, başarısız bombalı saldırıya rağmen programı sürdürerek yaralıları ziyaret etmeye karar verdi; bu karar, birkaç saat sonra Gavrilo Princip'in yakın mesafeden açtığı ateşle ikisinin de hayatını kaybetmesiyle ölümcül bir karşılaşmaya dönüştü.[8]
- Dünyanın kaderini değiştiren bu olayın ardından zihinleri meşgul eden tek bir soru kalır: Franz Ferdinand'ın kişisel doktoru kimdi? 1895'ten 1914'e kadar saray hekimi olarak görev yapan, dönemin laringoloğu (gırtlak hastalıkları uzmanı) ve günümüzdeki karşılığıyla Kulak Burun Boğaz uzmanı olan Avusturyalı Dr. Victor Eisenmenger (1864–1932), yalnızca Franz Ferdinand'ın kişisel doktoru olarak değil, aynı zamanda tıp tarihine adını veren bir sendromun da kaşifi olarak anılır.[57][18]
Bu özetin ardından, şimdi aynı olayları daha ayrıntılı ve kronolojik bir anlatımla inceleyelim.
ANA METİN
1. Franz Ferdinand, Trializm ve Bosna Bağlamı
İmparator I. Franz Joseph’in (1830–1916) tek oğlu ve veliahtı Prens Rudolf’un (1858–1889) 1889 yılındaki intiharı, Habsburg hanedanının veraset düzenini kökten değiştirdi. Tahtın varisliği önce İmparator’un kardeşi Karl Ludwig’e (1833–1896) geçti. Karl Ludwig’in 1896’da hayatını kaybetmesinin ardından ise en büyük oğlu ve İmparator I. Franz Joseph’in yeğeni Arşidük Franz Ferdinand (1863–1914), Habsburg tahtının muhtemel varisi konumuna yükseldi.[24]
İmparatorun ardından tahta çıkması beklenen kişi olarak Franz Ferdinand, çok uluslu imparatorluğun gelecekteki iç ve dış politikasını etkileyebilecek en önemli figürlerden biri haline geldi. Yaşamı çoğu zaman 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da uğradığı suikastla hatırlansa da, hem Habsburg siyasetini hem de savaş öncesi Avrupa’daki güç dengelerini anlamak açısından merkezi bir figürdü.[52][25]
Franz Ferdinand, imparatorluğu daha dengeli ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmayı hedefliyordu. Bu doğrultuda, katı merkeziyetçi yapıyı gevşeterek farklı etnik unsurların daha geniş siyasal temsil ve sınırlı özerklik kazandığı federal bir idari modeli savunuyordu.[50] Muhtemelen gençliğinde (1892-1893) gerçekleştirdiği dünya seyahati sırasında tanık olduğu Amerika Birleşik Devletleri'nin federal yapısı ve etrafındaki reformcu çevreler tarafından geliştirilen federalist vizyon, özellikle 1906 yılında Aurel Constantin Popovici (1863-1917) tarafından hazırlanan "United States of Greater Austria" (Büyük Avusturya'nın Birleşik Devletleri) önerisiyle somutlaşmış ve bu siyasi programının şekillenmesinde etkili olmuştur.[53][20] Bu yaklaşım, tek bir merkezden katı biçimde yönetilen yapı yerine, imparatorluk bünyesindeki ulusların belirli alanlarda kendi kendini idare edebildiği daha esnek bir federal yapılanma anlamına geliyordu. Özellikle Çekler ile Güney Slavlar için —yani daha sonra kelime anlamıyla “Güney Slavların ülkesi” olan “Yugoslavya” çatısı altında bir araya gelecek Sırp, Hırvat ve Sloven toplulukları açısından— böyle bir yeniden yapılanma öngörüyordu.[25][38]
Franz Ferdinand, reformist fikirleri ile Almanya’ya yakın ittifak politikasını benimsemesine rağmen savaşa karşı takındığı mesafeli ve temkinli tutumun birleşmesi sonucu tartışmalı bir figür haline geldi.[46] Kişisel doktoru, yazdığı biyografik eserinde bu duruma dikkat çekerek: "Onun ölümü, hayatı boyunca karşı çıktığı bir politikanın trajik sonucu oldu." gözleminde bulunur."[3 s. 266] Nitekim Alman İmparatoru II. Wilhelm ile kurduğu samimi kişisel dostluk sayesinde Berlin’le ilişkileri güçlendiren Arşidük, bu ittifakı bir saldırı aracı olarak değil, Rusya’ya karşı caydırıcılık ve imparatorluğun iç istikrarını koruma unsuru olarak değerlendiriyordu. Pragmatik bir askeri şahsiyet olan Franz Ferdinand, büyük çaplı bir Avrupa savaşının çok uluslu Habsburg İmparatorluğu’nu parçalayacağını öngörüyordu. Bu denge politikasıyla sağlığında Genelkurmay Başkanı Conrad von Hötzendorf’un sıkça dile getirdiği agresif savaş planlarını kararlılıkla dizginleyerek ülkesini, Avrupa’nın her an patlamaya hazır kazanında savaşa hazır ancak savaştan uzak tutmayı başardı.[9][24]
Öte yandan, 1878 Berlin Kongresi sonrasında bağımsızlığını kazanan Sırbistan çevresinde gelişen Güney Slav milliyetçiliği, Franz Ferdinand’ın reform projelerine büyük bir kuşkuyla yaklaşıyordu. Arşidük, Habsburg İmparatorluğu içindeki Slav halklara daha geniş haklar ve siyasal temsil verilmesini öngören üçlü monarşi (trialist) düzenini savunuyordu. Sırp milliyetçi çevreleri ise Franz Ferdinand’ın bu trialist projelerinin, Güney Slavları Habsburg monarşisi içinde tutarak Yugoslavya idealini — yani Sırbistan öncülüğündeki Güney Slav birleşmesini — zayıflatacağından endişe ediyordu.[17][24]
Benzer şekilde, imparatorluk içindeki Macar elitleri trialist reformların 1867 Uzlaşması’yla elde ettikleri ayrıcalıklı konumu sarsmasından kaygı duyarken, Viyana’daki merkeziyetçi ve muhafazakar bürokratik çevreler de monarşinin mevcut siyasal dengesinin bozulmasından korkuyordu. Böylece Franz Ferdinand, hem dışarıda Sırp milliyetçilerinin hem de içeride Avusturya-Macaristan’daki mevcut güç dengelerini korumak isteyen statükocu çevrelerin hedefi haline geldi; bu durum onu imparatorluk içinde giderek yalnızlaşan bir siyasal figüre dönüştürdü.[51][45][24]
1906 yılına gelindiğinde, 76 yaşındaki İmparator I. Franz Joseph’in ilerleyen yaşı nedeniyle imparatorluğun giderek karmaşıklaşan siyasi, diplomatik ve askeri meseleleriyle eskisi kadar yakından ilgilenmesi zorlaşmaya başlamıştı. İmparator ile veliaht arasındaki ilişkiler zaten gergin seyrederken, Franz Ferdinand’ın uzun süreli çabaları sonucunda Franz Joseph ona bir Askeri Özel Daire (Militärkanzlei, Kançılarya) kurma izni verdi. İmparatorun zaten kendi askeri kalemi (şansölyeliği) bulunmasına rağmen, Franz Ferdinand’ın da kendisine bağlı bağımsız bir askeri büro oluşturması, veliaht sıfatıyla devlet işlerine daha doğrudan müdahil olmasına imkanı sağladı. Bu ortamda 42 yaşındaki veliaht Franz Ferdinand, güçlü iradesi, müdahaleci karakteri ve özellikle dış politika ile ordu meselelerine duyduğu yoğun ilgi sayesinde devlet yönetimi üzerinde giderek artan bir nüfuz kurdu. Saray çevresi, askeri kadrolar ve dış politika üzerindeki etkisi zamanla genişleyen Franz Ferdinand, Almanya ile ilişkilerden Balkan politikasına, Rusya ve Sırbistan’a yönelik stratejilerden ordunun modernizasyonuna kadar birçok kritik konuda imparatorluk siyasetinin yönünü etkileyen başlıca figürlerden biri haline geldi. Bu nedenle Habsburg monarşisinin geleceği, büyük ölçüde onun siyasi tercihleri ve sağlık durumuna bağlı hale geliyordu.[24][36][25]
Habsburg hanedanının, tahtın geleceği açısından Franz Ferdinand’ın sağlığına gösterdiği hassasiyet, çocukluk yıllarına kadar uzanıyordu. Henüz yedi yaşındayken annesi, İki Sicilya Prensesi Maria Annunciata (1843-1871), daha sonra kendisinin de mücadele etmek zorunda kalacağı tüberküloz (verem) nedeniyle yaşamını yitirmişti. Aradan geçen yılların ardından 1892’ye gelindiğinde, henüz otuzlu yaşlarının başlarında olan Arşidük’ün sağlığı bozulmaya başlamıştı. Ancak saraydaki entrikalar ve taht kavgaları nedeniyle bu süreç büyük bir gizlilik içinde yürütülmek zorundaydı; öyle ki İmparator amcasının bile durumdan haberdar olmaması gerekiyordu.[3][20]
Ancak Franz Ferdinand’ın sağlık durumu zamanla düzelmek yerine daha da kötüleşti. Bunun üzerine aile, 1895 yılının Temmuz ayında dönemin Avusturya tıp çevrelerinde tartışmasız bir otorite olarak görülen Viyana 3. Tıp Kliniği Direktörü Profesör Leopold Schrötter’e (1837–1908) başvurdu. Göğüs hastalıkları ve laringoloji alanındaki çalışmalarıyla Avrupa çapında tanınan Schrötter, aynı zamanda Avrupa'nın saygın Klinik Tıp Dergisi'nin (Zeitschrift für klinische Medizin) editörleri arasında yer alıyordu.[41][57]
Schrötter, bu son derece hassas görevi laboratuvarındaki en yetenekli ve sadakatine güvendiği yardımcılarından birine verdi. Çocukluğundan beri sağlık sorunları yaşayan genç ve sıra dışı hekim, 1,93 metreyi bulan etkileyici boyuna rağmen narin yapısıyla dikkat çekiyordu. Kliniğin yorucu çalışma koşulları ve sürekli enfeksiyon tehlikesi zamanla sağlığını olumsuz etkiledi. Temmuz 1895’te geçirdiği ağır hastalık ise akademik kariyerini sürdürmesini dahi tehlikeye sokacak kadar ciddi sonuçlar doğurdu.[57][3][43]
Arşidük’ün 1892’den Bu Yana Muzdarip Olduğu Hastalığa Sıra Dışı Hekimi Tarafından İlk Tanı Kondu
İyileşmesinin ardından çalışmalarına dönen asistanına Schrötter, kimliğini açıklamadığı bir hastaya ait balgam örneğini inceleme görevini verdi. Genç hekim, mikroskop başında yaptığı titiz incelemeler sırasında numunede, Robert Koch’un (1843–1910) 1882 yılında tanımladığı ve verem hastalığına yol açan çok sayıda Koch basili (tüberküloz basili) tespit etti. Böylece gizemli hastaya ilişkin ilk tanıyı koymuş oldu.[57][41] Vereme karşı etkili ilk antibiyotik olan streptomisinin klinik kullanıma girmesine ise henüz yaklaşık kırk dokuz yıl vardı.
Teşhis doğrulayan Schrötter ardından genç hekime, incelediği numunenin Avusturya-Macaristan tahtının varisi Arşidük Franz Ferdinand’a ait olduğu açıklandı. O yıllarda akciğer tüberkülozu çoğu zaman ölümle sonuçlanan ve birçok kişi tarafından adeta bir ölüm fermanı olarak görülen bir hastalıktı. Bu nedenle teşhisin kesinleşmesi yalnızca hasta ve ailesi için değil, Habsburg hanedanının geleceği açısından da son derece kaygı verici bir gelişmeydi. Nitekim Arşidük’ün babası Karl Ludwig bile, oğlunu ziyaretlerinden birinde hastalığın yarattığı ağır tabloyla karşılaşınca derin bir umutsuzluğa kapılmıştı. Oğlunun giderek tükenen gücünü ve solgun yüzünü gören Ludwig, sıra dışı doktoruna dönerek, “Oğlum iyileşmeyecek,” demişti.[3][43]
Bu olay, sıra dışı hekimin hayatında da önemli bir dönüm noktası oldu. Schrötter, genç meslektaşının tıbbi yeteneğini takdir ediyor, aynı zamanda onun sağlık sorunlarının da farkında bulunuyordu. Çocukluğundan beri zayıf bir bünyeye sahip olan genç hekim, solunum yolu rahatsızlıkları nedeniyle nefes darlığının ne anlama geldiğini yakından biliyordu. Viyana Kliniği'nin ağır çalışma koşulları ve enfeksiyon riskinin yüksek olduğu ortam da sağlığını giderek daha fazla zorlamaktaydı.[3][43][57]
Tam da bu nedenle, veliahdın ailesi tedavi sürecini mutlak bir gizlilik içinde yürütecek güvenilir bir hekim ararken Schrötter, hem yeteneğine içtenlikle güvendiği hem de sarayda sunulan daha elverişli çalışma koşulları sayesinde kendi sağlığını koruyarak mesleğini sürdürebileceğine inandığı genç asistanını tereddütsüz önerdi. Böylece, Arşidük’ten yalnızca bir buçuk ay daha genç olan Schrötter’in sıra dışı asistanı, Habsburg Monarşisi’nin geleceğini doğrudan etkileyen son derece hassas bir görevin merkezine yerleşti; artık yaşıtı Arşidük Franz Ferdinand’ın kişisel hekimiydi.[3][43][57]
Franz Ferdinand'a akciğer tüberkülozu teşhisi konulmasının ardından Schrötter, Viyana'ya giderek hastalığın ciddiyetini ve muhtemel seyrini bizzat İmparator Franz Joseph'e aktardı. Hastalığın ciddi olmakla birlikte tedavi edilebilir olduğunu, ancak bunun uzun ve disiplinli bir iyileşme süreci gerektirdiğini vurgulayarak tedavinin en az bir yıl, hatta daha da uzun sürebileceğini belirtti. Schrötter'in sıra dışı asistanının görevi, Arşidük'ü annesinin ölümüne yol açan hastalıktan kurtarmaktı. Dönemin tüberküloz tedavi anlayışına uygun olarak mutlak istirahat, düzenli ve besleyici bir diyet ile sürekli temiz hava tedavinin temel unsurlarıydı. Ancak bunun başarılabilmesi için Franz Ferdinand'ın günlük yaşamdan ve resmi görevlerinden tamamen uzak kalması gerekiyordu.[3][41]
Yeğeninin durumunu öğrenen İmparator Franz Joseph de sağlığını her şeyin önünde tutmasını istedi. Gönderdiği mektupta şu sözlerle ona doktorlarının tavsiyelerine eksiksiz uymasını emretti: [3][41]
"Şu anda yalnızca sağlığın için yaşamanın senin en kutsal görevin olduğunu özellikle hatırlatmak zorundayım. Derhal dağlarda sakin bir yere gitmeli ve orada çok dikkatli bir şekilde dinlenmelisiniz… ve her şeyden önce, sizi tedavi eden doktorların talimatlarını en ince ayrıntısına kadar uygulamalısınız. Sağlığınızı geri kazanmanın tek yolu budur ve benim hatırım için de olsa biraz sabırlı ve dayanıklı olmanızı, her ne kadar nispeten tekdüze olacaksa da, umuyorum." Franz Ferdinand, gönülsüz olsa da nihayetinde sıra dışı hekimine güvenerek kendisini onun ellerine bıraktı.[3][41]
Hanedanın geleceği açısından veliahdın sağlık durumunun gizli tutulmasına büyük özen gösteriliyordu. Ancak bu gizlilik süreci, Arşidük üzerinde ağır bir psikolojik ve fiziksel baskı kaynağına dönüştü. Franz Ferdinand, saray içindeki rakiplerine ve düşmanlarına koz vermemek için ciğerlerini parçalayan öksürük nöbetleri bastırdığında, etrafındakilere hiçbir şey hissettirmemek adına öksürüğünü tutmak için insanüstü bir çaba sarf ediyor ve her akşam yükselen ateşini gizlemek amacıyla akşam saatlerinde saray çevresinden uzak durmaya çalışıyordu.[3]
Arşidük'ün tüberküloz teşhisi kısa sürede saray çevrelerinde duyulunca dedikodular hızla yayılmaya başladı. İmparatorluğun köhneleşmiş yapısında kapsamlı değişiklikler yapmak isteyen Franz Ferdinand'ın siyasi rakipleri, bu durumu veliahtı siyaseten etkisiz hale getirmek için bir fırsat olarak gördü. Özellikle Dışişleri Bakanı Kont Agenor Gołuchowski (1849-1921) ile Saray Nazırı Prens Alfred von Montenuovo (1854-1927), Arşidük'ün sağlık durumunu gerekçe göstererek onu siyaseten “işe yaramaz” (impotent) hale getirme, tecrit etme ve siyasi nüfuzunu kırma stratejisi izledi.[3][41]
Arşidük'ün Macar egemenliğine yönelik eleştirel görüşleri nedeniyle Macar basını da hastalık haberlerini büyük bir iştahla karşıladı. Onu "yürüyen bir ceset" olarak nitelendiren manşetler, siyasi geleceğinin sorgulanmasına yol açtı. Franz Ferdinand'ın akciğer tüberkülozuna yakalanarak ölüm döşeğine düşecek kadar ağırlaşması, saray çevrelerinde veliahtlık görevini sürdüremeyeceğine dair kaygıları artırdı. Bu nedenle, taht için kardeşi Arşidük Otto Franz'ın (1865-1906) hazırlanması gerektiği yönünde beklentiler ortaya çıktı.[3][20]
Ancak Otto'nun skandallarla anılan sorumsuz yaşam tarzı, onu hanedan açısından güven veren bir veliaht adayı olmaktan uzaklaştırıyordu. Dahası, 1906 yılında henüz 41 yaşındayken sifilizin (frengi) yol açtığı komplikasyonlar nedeniyle ölmesi, hanedan çevrelerinde neden uygun bir veliaht adayı olarak görülmediğini açık biçimde ortaya koydu.[52]
Sıra Dışı Hekim ‘Yürüyen Ceset’ Arşidük’ün Hayatını Kurtardı
Ancak saray çevrelerinde veliahdın yerine kimin geçebileceği tartışılırken, Franz Ferdinand'ın tedavisi de kararlılıkla sürdürülüyordu. Sıra dışı hekim, 1895 yılında Arşidük’ün şahsi hekimi olarak göreve başladığında, karşısında yalnızca tıbbi bir vaka değil, aynı zamanda Habsburg sarayının acımasız siyasi manevraları arasında hayatta kalmaya çalışan bir adam bulmuştu. Uyguladığı disiplinli tedavi protokolü, katı yaşam düzeni ve kesintisiz tıbbi gözetim sayesinde veliahdın sağlığını adım adım yeniden kazandırdı. Dönemin tüberküloz tedavi anlayışına uygun olarak uzun süreli istirahat, temiz hava ve sıkı bir günlük yaşam düzeni esas alındı. Üç yıllık yoğun takibin ardından tedavi süreci 1898 yılına gelindiğinde meyvesini vermiş; doktorların Arşidük’ün hastalıktan tamamen kurtulduğunu ilan etmesiyle Franz Ferdinand amcası tarafından yeniden resmen veliaht ilan edildi.[57][24]
Bu tarihten Saraybosna'daki suikaste kadar geçen on dokuz yıl boyunca ikili, birbirine benzer mizaçlarının kaçınılmaz kıldığı gergin ama sağlam bir ilişki sürdürdü. Emir vermeye alışkın Arşidük’ün karşısında sıra dışı hekim, “Emir veren ben değilim, hastalıktır; ben yalnızca onun tercümanıyım” diyerek sarsılmaz bir tıbbi otorite kurmuştu.[57] Ancak sıra dışı hekimin gözlemlerine göre, Arşidük'ü biyolojik olarak ayakta tutan yegane unsur disiplinli bir tedavi deği, Onu hayata bağlayan asıl kuvvet, karakterini yoğuran sevgi ve nefret gibi iki devasa duyguydu.
Hekim, nefretin çoğu zaman yıkıcı bir güç olarak görülmesine rağmen, anılarında bu duygunun Arşidük için nasıl yapıcı ve yaşamsal bir yakıta dönüşebileceğini çarpıcı tespitlerle aktarır:[3]
- Nefretin Yaşamsal Gücü: Veliahtın arkasından iş çevirenlere ve kendisini çoktan “yürüyen bir ceset” olarak gören rakiplerine beslediği derin hınç, damarlarında dolaşan en güçlü hayati unsurlardan biri haline gelmişti. Normalde insanı içten içe yiyip bitiren bu duygunun, Franz Ferdinand’daki tersine işleyişini hayretle gözlemleyen doktor, onun kendisine yapılan hiçbir kötülüğü unutmayan, tam anlamıyla “mükemmel bir nefretçi” (a good hater) olduğunu belirtir.
- İnatçı Bir Direniş: Veliahtlık makamının fiilen kardeşi Otto’ya devredilmesi ve Macar basınının kendisini “ölü bir adam” ilan etmesi, Arşidük’te muazzam bir inat tetiklemişti. Doktor, Arşidük’ün tedavi kurallarına neredeyse askeri bir disiplinle bağlı kaldığını, bunun ardında yalnızca iyileşme isteğinin değil, kendisini çoktan mezara göndermiş olanları haksız çıkarma arzusunun da bulunduğunu yazar. Hayatta kalmak, onun için kişisel bir meydan okumaya dönüşmüş; doktor tavsiyelerine santim santimine uyması bu inatçı iradenin en somut göstergesi olduğunu yazar.
- Sevgi ve Sığınak: Fakat onu ayakta tutan yalnızca mücadele ruhu değildi. Dış dünyaya karşı sert ve uzlaşmaz görünen bu adamın en güvenli sığınağı, ileride eşi olacak Sophie'ye duyduğu derin sevgiydi. Nefret ona savaşacak bir neden veriyorsa, sevgi de dayanacak bir neden veriyordu. En karanlık günlerinde huzuru ve teselliyi bulduğu yer, siyasi entrikalardan ve saray çekişmelerinden uzak bu ilişkide saklıydı.
Sonuç olarak Franz Ferdinand, kendi sağlığı ve hanedanın istikbali söz konusu olduğunda doktorun otoritesini tartışmasız kabul etmiş; aldığı tavsiyelere suikasta uğradığı son güne kadar sadık kalmıştır. Arşidük, kendisini “canlı canlı gömenlere” karşı duyduğu inatçı meydan okuma ve Sophie'nin sevgisinde bulduğu sarsılmaz güç sayesinde tüberkülozu yenerek, imparatorluğun kaderini belirleyeceği o son ana kadar hayata tutunmayı başarmıştır.
2. Franz Ferdinand İçin 28 Haziran: Bir Tarihten Fazlası
Habsburg tahtının veliahdı Arşidük Franz Ferdinand, güçlü iradesi ve kararlı kişiliğiyle tanınan bir isimdi.[4] Ancak sarayla yaşadığı ciddi çatışmaların temelinde, hanedan kurallarına göre soyluluğu "denk" kabul edilmeyen Kontes Sophie Chotek’e (1868–1914) duyduğu aşk yatıyordu. Bu aşk uğruna katı protokol ve geleneklere meydan okuyan Arşidük, gerekirse tahttan feragat etmeye dahi hazır olduğunu açıkça belirtti.[39]
Avrupa'da savaş bulutlarının toplandığı o kritik dönemde, hanedanın geleceği derin bir belirsizliğe sürüklenmişti. Veliahtlık için gerekli vasıfları taşıyan tek geçerli aday olarak Arşidük Otto'nun oğlu ve Franz Ferdinand'ın yeğeni, henüz 13 yaşındaki Karl (1887–1922) öne çıkıyordu. İmparatorluğun geleceği için "tek umut vaat eden yedek" olarak görülen bu genç adayın yaşının küçüklüğü, imparatorlukta derin bir krize neden oldu. [52] Saray, hanedanın devamlılığını ve veraset düzenini korumak için bir çıkış yolu aradı ve uzun müzakerelerin ardından 1900 yılında morganatik evlilik uzlaşısını gündeme taşıdı.[30][23]
Burada tarih sayfalarında çok çarpıcı, adeta kaderin bir cilvesi dedirtecek bir tesadüf saklıdır: 28 Haziran. Franz Ferdinand'ın hayatının en kritik dönemeçlerinden ikisi, görünmez bir el tarafından hep bu özgün (spesifik) güne mühürlenmiş gibidir.[46] Sophie Chotek ile evlenmek için sarayla yürüttüğü uzun ve yıpratıcı mücadele nihayetinde bir zafere dönüşmüş; ancak bu zafer, ağır bir bedelin gölgesinde kalmıştı.Takvimler 28 Haziran 1900 Perşembe'yi gösterdiğinde Franz Ferdinand, büyük aşkı Sophie Chotek uğruna Habsburg hiyerarşisi önünde aşağılayıcı bir sınav veriyordu.[44] Hofburg Sarayı’nda arşidükler, bakanlar ve din adamlarının huzurunda imzalanan feragatnameye göre Sophie, hiçbir zaman imparatoriçe ya da arşidüşes unvanı taşıyamayacak; çocukları Habsburg hanedanı üyesi sayılmayacak ve taht üzerinde hiçbir hak iddia edemeyecekti. Franz Ferdinand, düğün günü henüz doğmamış çocukları adına imparatorluk ailesinin üyeliğinden ve tüm ayrıcalıklarından resmen vazgeçmek zorunda kaldı. Bu evlilikten doğan torunları bugün Hohenberg soyadıyla yaşamaktadır. Böylece Franz Ferdinand veliahtlık sırasını korumayı başardı, ancak kurduğu aile hanedanın resmi statüsünün tamamen dışında bırakıldı.[52]
Not: Görselin orijinali Wikipedia’dan alınmış olup yapay zeka kullanılarak dijital olarak işlenmiştir.
İşte bu ağır bedeli ödemeyi göze almasını sağlayan temel motivasyon, Franz Ferdinand’ın keskin karşıtlıklarla şekillenen kişiliğinde gizliydi. Duygularını uçlarda yaşayan bir insandı; birini ya içtenlikle sever ya da ondan tamamen nefret ederdi. Onun dünyasında gri alanlara asla yer yoktu; zor beğenen karakteri nedeniyle içindeki nefret duygusu, sevgisinden her zaman çok daha baskındı. Özellikle kendisine yapılan bir haksızlığı unutmaz, kırgınlıklarını yıllarca taşıyabilirdi. Bu nedenle saray çevrelerinde sert, inatçı ve zaman zaman korkulan bir karakter olarak tanınıyordu. Ancak bu katı ve mesafeli görünümün ardında, ailesine son derece bağlı bir eş ve baba saklıydı. Sophie’ye duyduğu derin sevgi, onun uğruna tüm hanedanla çatışmayı göze almasına yol açmış; çocuklarına olan düşkünlüğü ise kurduğu bu küçük aileyi hayatının mutlak merkezine yerleştirmesine neden olmuştu. Habsburg hanedanının acımasız kurallarına rağmen aşkından ve ailesinden vazgeçmemesi, Franz Ferdinand’ın sert mizacının ardında ne denli güçlü bir duygusal bağlılık taşıdığının en somut kanıtıydı.[46][3][49]
Nitekim bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi: Sofie (1901–1990), Max (1902–1962) ve Ernst (1904–1954). Üçü de annelerinin soyadıyla von Hohenberg adını aldı. 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da anne ve babalarını kaybeden çocuklar, sırasıyla 12, 11 ve 10 yaşlarında yetim kaldılar. Ebeveynlerinin ölümü Birinci Dünya Savaşı’nın doğrudan başlamasına yol açtığından, tarihçiler anne ve babalarını savaşın ilk kurbanları, geride kalan üç kardeşi ise sembolik olarak “Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yetimleri” olarak anmıştır. [41]
Franz Ferdinand, böylesi katı hanedan kurallarının bedelini hem kendisi hem de kurduğu aile çok ağır bir şekilde öderken, bu sistemin yapısal sorunlarını da derinlemesine fark etmişti. Sağlığını emanet ettiği ve zaman zaman dert ortağı olarak gördüğü sıradışı doktoruna, Habsburg hanedanında evliliklerin aşırı akrabalık nedeniyle sorunlu olduğunu açıkça dile getirmişti. Kendi seçtiği bir eşle mutlu bir hayat kurmak istemesinin altında yatan nedenlerden birini de şu sözlerle açıklamıştı: “Bizim gibi insanlar birine gerçekten değer verdiğinde, soy ağacında mutlaka evliliğe engel olacak küçük bir ayrıntı bulunur; böylece ailemizde karı koca yirmi kez birbirleriyle akraba çıkar, bunun sonucu da çocukların yarısının aptal ya da epileptik olmasıdır.” [30][40][47]
Bu sözler yalnızca kişisel bir isyanın değil, dönemin Avrupa monarşilerinde köklü bir yapısal sorunun dile gelişiydi. Hanedanlar arasındaki dar evlilik ağı, siyasi ittifakları pekiştirme amacı taşısa da biyolojik bir bedel ödetiyordu: Yakın akrabalar arasındaki tekrarlayan evlilikler, kalıtsal hastalıkların ve bilişsel bozuklukların kuşaktan kuşağa aktarılmasını kaçınılmaz kılıyordu. Bu durum yalnızca tıbbi bir sorun olmanın ötesine geçerek yönetim kapasitesiyle doğrudan ilgili bir siyasi meseleye dönüşüyordu. Zira bir ülkenin kaderini belirleyecek en üst makama kimin geçeceği, bireysel yetenek ya da liderlik niteliklerine göre değil, yalnızca soy zincirine göre tayin ediliyordu. Başka bir deyişle, bu sistem milyonlarca insanı ilgilendiren kararların alınacağı tahtı; doğuştan gelen ayrıcalık adına yönetme becerisinden yoksun kişilere emanet edebiliyordu. Franz Ferdinand'ın eleştirisi tam da bu noktada tüm ağırlığıyla anlam kazanmaktadır: Hanedanlık geleneği, kendi sürekliliğini sağlamaya çalışırken aslında yönetme yetkinliğini tehlikeye atıyordu.[42][47]
3. Bosna’da Kırılgan Denge ve 28 Haziran Saraybosna Ziyareti
1878 Berlin Antlaşması, Osmanlı Devleti (1299-1922) için Balkanlar’daki hakimiyetin fiilen sona erdiğini, ancak hukuken sürdüğünü gösteren bir dönüm noktası oldu. Bu antlaşma ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (1867-1918), Osmanlı toprağı sayılan Bosna Vilayeti’ni işgal ve yönetme yetkisini kazandı. Böylece Bosna’da Osmanlı egemenliği nominal, yani yalnızca “kağıt üzerinde” kalırken, gerçek güç tamamen Viyana’nın eline geçti.[50][5]
Aynı süreçte Balkanlar’ın siyasi haritası yeniden şekillendi. Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlıkları resmen tanındı, Romanya’nın bağımsızlığı onaylandı ve Bulgaristan Osmanlı’ya bağlı özerk bir prenslik haline getirildi. Bu düzenlemeler, bölgede hem karmaşık hem de kırılgan bir yapı ortaya çıkardı. Özellikle Sırbistan’ın bağımsızlığını kazanması ve Slav milliyetçiliğinin hızla yükselmesi, Balkanlarda gerilimi artırdı. Ortaya çıkan bu istikrarsız zemin, yıllar sonra Saraybosna Suikastı ile patlak veren olayların ve nihayetinde I. Dünya Savaşı’nın başlamasına giden süreci hazırlayan en önemli nedenlerden biri oldu.[17][50]
1908 yılında Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından resmen ilhak edilmesi, bölgedeki Sırp milliyetçileri açısından büyük bir provokasyon olarak algılanmış ve derin bir infial yaratmıştı.[5][12] Bu gergin atmosferde, 1913 yılında İmparator Franz Joseph, Ordu Başmüfettişi sıfatıyla Arşidük Franz Ferdinand'a Haziran 1914'te Bosna'da gerçekleştirilecek geniş kapsamlı askeri tatbikatları bizzat denetleme görevini verdi.[17][36]
Başlangıçta plan yalnızca askeri manevraların izlenmesinden ibaretti; ancak daha sonra program genişletilerek Franz Ferdinand ve eşi Düşes Sophie'nin 28 Haziran'da Bosna'nın idari merkezi Saraybosna'yı resmi olarak ziyaret etmesi kararlaştırıldı. Böylece Haziran sonundaki dağ tatbikatları askeri bir güç gösterisine dönüşürken, hemen ardından gelen Saraybosna ziyareti protokolün ötesine geçerek imparatorluğun bölgedeki varlığını ve otoritesini pekiştirmeyi amaçlayan sembolik bir mesaja dönüştü.[17][4][8]
4. Vidovdan'ın İki Yüzü: Kışkırtma mı, Körlük mü?
Bu tarihin ulusal hafızada taşıdığı derin anlam göz önüne alındığında, suikastın Vidovdan’a denk getirilmesi iki farklı bakış açısından yorumlanabilir.[49][17]
Bosna-Hersek’in ilhakından sonra bölgede tırmanan Habsburg karşıtlığı ve keskinleşen Sırp milliyetçiliği, Saraybosna seyahatini baştan itibaren oldukça tehlikeli bir hale getirmişti. Franz Ferdinand artan tehditler nedeniyle geziyi iptal etmek istese de, İmparator Franz Joseph’in baskısıyla gitmek zorunda kaldı.[41]
Ziyaret kesinleşince Arşidük, bu mecburi görevi stratejik bir hamleye dönüştürmeye karar verdi. Siyasi açıdan Avusturya-Macaristan’ın ikili yapısını dönüştürmeyi hedefleyen “Trializm” projesi doğrultusunda Güney Slavların (Hırvat, Sloven, Sırp) statüsünü yeniden yapılandırmayı hedefliyordu. Bu ziyareti de bölge halkıyla doğrudan bağ kurmak için önemli bir fırsat olarak görüyordu.[46][49]
Kişisel olarak ise eşiyle birlikte seyahat etme arayışı, Viyana saray protokollerindeki bir açıktan faydalanmasına imkan verdi. Arşidük’ün bölgeye “askeri müfettiş” sıfatıyla gitmesi sayesinde, başkentte sürekli dışlanan Düşes Sophie, kocasının yanında eşit statüde yer alabilecekti. Franz Ferdinand, bu istisnai durumu, eşine Viyana’da esirgenen saygınlığı iade etmek için incelikli bir jest haline getirmeyi planlıyordu.[44]
Ancak Sophie’nin bu seyahate katılmaktaki asıl motivasyonu, kocasının sunduğu itibar iadesinden ziyade onun can güvenliğine duyduğu derin endişeydi. Anılarında, Sophie’nin bu kaygısına Arşidük’ün kişisel doktoru da tanıklık eder.[3] Suikast tehditlerinin ortasında Franz Ferdinand’ı yalnız bırakmak istemeyen Düşes, yanında bir kadın varken kimsenin ona saldırmaya cesaret edemeyeceğine inanarak tehlikeleri savuşturabileceğini düşünüyordu.[12]
Tatbikatların ve Saraybosna ziyaretinin organizasyonu ise Osmanlı'dan ilhak edilen bölgenin imparator adına yöneticisi olan Bosna-Hersek Valisi Topçu Generali Oskar Potiorek'e (1853–1933) bırakıldı. Potiorek, 1902'de genelkurmay başkan yardımcılığına getirilmiş, 1910'daki teftiş görevinin ardından 1911'de Bosna-Hersek askeri valiliğine atanmıştı. Kısa sürede, Avusturya-Macaristan yönetimine karşı çıkan Sırplara yönelik sert politikalarıyla dikkat çekti. İmparatorun emri doğrultusunda Franz Ferdinand'ı Bosna'ya davet eden ve ziyaretin lojistik hazırlıklarını üstlenen de Potiorek oldu; ancak güvenlik düzenlemelerini son derece hafif tutması, ilerleyen süreçte trajik sonuçlar doğuracaktı.[34][35][48]
4.1 Sırpların Gözünden: Aleni Bir Kışkırtma
28 Haziran, Sırp ulusal ve dini takviminde Vidovdan — Aziz Vitus Günü —ya da Kosova Günü olarak anılır. Bu tarih, Gaius Julius Caesar (M.Ö. 100 – M.Ö. 44) tarafından M.Ö. 45'te uygulamaya konulan Jülyen takvimine göre [29] 15 Haziran'a karşılık gelir ve 1389'daki Birinci Kosova Savaşı'nın yıldönümüdür. Ne var ki bu günün Sırp ortak hafızasındaki ağırlığını kavramak için, o savaşın yüzyıllar içinde nasıl bir anlama büründürüldüğünü anlamak gerekir.[6][20]
1389 Kosova Savaşı'nda Sırp Knezi Stefan Lazar Hrebeljanović (1329–1389), güçlü Osmanlı ordusu karşısında savaş meydanında hayatını kaybetti. Sırplar bu savaşı ağır bir yenilgiyle kaybetmişti; ancak yüzyıllar içinde bu yenilgi, Sırp halk şiiri, Ortodoks Kilisesi ve milliyetçi söylem tarafından bambaşka bir anlama büründürüldü. Anlatıya göre Lazar, savaş öncesi gecesinde kendisine görünen bir melek aracılığıyla iki seçenekle karşı karşıya bırakılmıştı: Ya bu dünyada zafer, ya da ahirette "göksel krallık." Lazar ikincisini seçti. Dolayısıyla Kosova'daki yenilgi, Sırp milletinin dünyevi iktidar yerine kutsal olanı bilinçli olarak tercih ettiğinin kanıtıydı. Bu mit zamanla Ortodoks Kilisesi'nin vaazlarına, halk destanlarına ve okul müfredatlarına sızdı; 19. yüzyılda yükselen Sırp milliyetçiliğiyle birlikte adeta bir kimlik çimentosuna dönüştü. Lazar, yenilmiş bir komutan olarak değil; milletinin kurtuluşu için canını veren bir şehit olarak kutsallaştırıldı.[5][6][49]
İşte bu yüzden 28 Haziran — Vidovdan — Sırplar için sıradan bir tarih değildir: hem yasın hem direnişin, hem acının hem de onurun simgesidir; Sırp kimliğinin kurucu yarası olarak yüzyıllardır yaşatılmaktadır. Bu nedenle milliyetçi Sırp örgütü Kara El (Ujedinjenje ili smrt — "Birlik ya da Ölüm") ve Genç Bosna (Mlada Bosna) çevresi, Avusturya’nın Saraybosna ziyaretini bu tarihe denk getirmesini kasıtlı bir tahrik ve meydan okuması olarak yorumladı.[28] Tıpkı 525 yıl önce, 1389’da Sırpların Osmanlılara karşı verdikleri mücadeleyi kaybederek boyunduruk altına girmeleri gibi şimdi de Habsburg hanedanlığı, kendi egemenliğini Bosna’ya dayatıyordu. Vidovdan’da Habsburg veliahdına saldırmak, bu yeni boyunduruğu reddetmekti — 1389 Kosova Savaşı’nda yarım kalan hesabın devamıydı. O gün Kosova Ovası’nda destanlarda Sırp soylusu olarak anılan Miloš Obilići, Osmanlı Padişahı I. Murad'ı (1326-1389) hançerleyerek düzenlediği suikastla teslimiyeti değil başkaldırıyı seçmişti. Şimdi de aynı ruh ve aynı tercih, şehit Prens Lazar’ın intikamını almak ve yeni bir efendiye boyun eğmeme kararlılığını ifade ediyordu.[5]
4.2 Avusturya-Macaristan’ın Gözünden: Siyasi Körlük mü, Hesaplı Baskı mı?
Habsburg yönetimi açısından ise aynı olay farklı bir anlam taşıyordu. Ziyaret, bir yandan Franz Ferdinand’ın Güney Slavları da kapsayan reformist “Trializm” vizyonu doğrultusunda halkla bağ kurma girişimiydi; diğer yandan ise imparatorluk otoritesinin Bosna-Hersek üzerindeki hakimiyetini sergileyen bir güç gösterisi niteliği taşıyordu. Ancak bu yaklaşım, yerel hassasiyetleri kavramakta ciddi bir yetersizlik barındırıyordu.[46][12]
Bu sürecin merkezindeki isim olan Bosna Valisi General Oskar Potiorek, hem kişisel kariyer hırsları hem de idari tercihleriyle ziyaretin yönünü belirleyen başlıca figürdü. Tatbikatların organizasyonundan ve Saraybosna programının planlanmasından sorumlu olan Potiorek, Vidovdan’ın (28 Haziran) Sırplar için taşıdığı derin tarihsel ve duygusal anlamın farkındaydı. Buna rağmen askeri manevraları ve Veliaht Franz Ferdinand’ın Saraybosna ziyaretini özellikle bu tarihe denk getirdi.[12][37]
Friedrich von Beck-Rzikowsky (1852–1925)'nin 1906’da emekliye ayrılması, Avusturya-Macaristan ordusunun en kritik makamı olan Genelkurmay Başkanlığı için beklenmedik ölçüde sert bir rekabet doğurdu. Oysa Beck’in yerini kimin alacağı, dışarıdan bakıldığında son derece açık görünüyordu: 1902'den bu yana Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Oskar Potiorek, askeri çevrelerde Beck'in doğal ardılı (halefi) ve tartışmasız "veliaht prensi" olarak görülüyordu. Askeri çevrelerde bir “dahi” olarak yüceltilen Potiorek’in bu göreve atanacağı neredeyse kesin kabul ediliyordu. General Moritz Auffenberg (1852–1928)’in de belirttiği gibi, “tükenmeyen bir hırsla” hareket eden Potiorek, gençliğinden itibaren maruz kaldığı aşırı övgünün etkisiyle giderek megalomaniye (büyüklük sanrısına) varan bir özgüven geliştirmişti; Auffenberg’e göre bu, onun en büyük talihsizliğiydi. Kariyerinin büyük bölümünü genelkurmay hizmetlerinde ve bürokratik-idari görevlerde geçirmiş olması da onu bu makam için güçlü bir aday haline getiriyordu. Nitekim Potiorek’e duyulan güven yalnızca orduyla sınırlı değildi; İmparator Franz Joseph I de Beck’in tavsiyesi ve Potiorek’in kıdemi doğrultusunda onu tercih etmekteydi.[37][34]
Ancak bu tercih, Arşidük Franz Ferdinand’ın ordu ve monarşi anlayışıyla taban tabana zıttı. Franz Ferdinand, Beck döneminde giderek kökleşen hantal ve değişime kapalı askeri-bürokratik yapının imparatorluğu felakete sürüklediğini düşünüyordu.[15] Yüzyılın başında Avusturya-Macaristan’ın yaşlanan devlet elitleri, statükoyu (status quo) korumaya dayalı ihtiyatlı ve giderek teslimiyetçi bir siyaset izliyor; ancak bu yaklaşım ne imparatorluğun derinleşen yapısal sorunlarına çözüm üretebiliyor ne de ordunun gerilemesini durdurabiliyordu.[9] Franz Ferdinand’a göre Potiorek’in Genelkurmay Başkanlığına yükselmesi, Avrupa’nın hızla büyük bir savaşa sürüklendiği bir dönemde, Beck döneminin yalnızca imparatora sadakat temelinde işleyen eski düzeninin yıllarca devam etmesi anlamına gelecekti.[20] Orduda köklü reformlar yapılmasını savunan Arşidük, “yaşlı muhafızlar” olarak gördüğü isimleri tasfiye etmeye çalışmış; hatta İmparator’un en yakın sırdaşlarından biri olan Beck’in emekliye ayrılmasında da etkili olmuştu.[41]
Franz Ferdinand, Potiorek’i teorik ve idari alanlardaki başarısıyla öne çıkan; ancak uzun yıllar masa başında çalışmasının etkisiyle savaş meydanının gerçeklerinden giderek uzaklaşmış bir kurmay subay olarak görüyordu.[14] Çevresindeki iltifatlarla büyüyen egosu; kendi zihinsel üstünlüğüne duyduğu aşırı güven de Franz Ferdinand’ın ona yönelik kuşkularını derinleştiriyordu.[20] Özetle, Potiorek’in en büyük sorunu, teorilerini gerçek saha koşullarıyla sınamadan hareket etmesiydi.[15] Nitekim bu yaklaşım, 1914’te Saraybosna ziyareti sırasında yapılan güvenlik uyarılarını küçümsemesine ve ziyaretin trajediyle sonuçlanmasına yol açacaktı. Gerçekten de Arşidük’ün suikastından sonra gerçekleştirilen soruşturmada, Potiorek’in gerçeklikten kopuk karar alma biçimi sert biçimde eleştirilecek; hatta bazı değerlendirmelerde onun adeta “Mars’ta yaşadığı” ifade edilerek saha gerçeklerinden ne ölçüde uzaklaştığı gözler önüne serilecekti.[20]
Bu tür masa başı askeri zihniyetin yıkıcı sonuçları yalnızca Avusturya-Macaristan’a özgü değildi. Bizim tarihimizden de örnek vermek gerekirse, Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa (1881–1922) da 22 Aralık 1914 – 6 Ocak 1915 tarihleri arasında gerçekleştirilen Sarıkamış Harekatı sırasında masa başında oluşturduğu planlarda iklim şartlarını, lojistik yetersizlikleri ve askerlerin fiziksel durumunu yeterince hesaba katmamış; bunun sonucunda yaklaşık 90.000 Osmanlı askeri donarak hayatını kaybetmişti. Franz Ferdinand’a göre Potiorek’in Genelkurmay Başkanlığına yükselmesi, Avrupa’nın hızla büyük bir savaşa sürüklendiği ve ordunun acil askeri reformlar ile modernleşme çabalarına ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Beck döneminin yavaş ve bürokratik anlayışının yıllarca devam etmesi anlamına gelecekti.[14] Nitekim Arşidük, 1911’de Potiorek’in Genelkurmay Başkanlığı talebini bir kez daha reddedecekti.[34]
Arşidük, 1867 Uzlaşması’yla kurulan ikili monarşinin yönetimde yarattığı dağınıklığı aşmak, imparatorluğu federatif bir çerçevede merkeziyetçi bir “Büyük Avusturya” modeline dönüştürmek istiyordu.[25] Bu hedef doğrultusunda orduyu yalnızca iç düzeni koruyan bir güç olarak değil, monarşinin uluslararası prestijini yeniden tesis edecek saldırgan ve dinamik bir araç olarak görüyordu.[20] Bu nedenle Beck ekolünün temkinli çizgisi yerine, Conrad von Hötzendorf’un temsil ettiği “inisiyatif alma”, “sürekli taarruz” ve “düşmanı imha etme” esasına dayalı yeni askeri doktrini, yani “taarruz ruhu”nu benimsedi.[15]
Bu yüzden Franz Ferdinand, imparatorun Potiorek tercihini şiddetle reddederek Franz Conrad von Hötzendorf (1852–1925)'un atanması için ısrar etti.[37] Ona göre Potiorek, eski sistemin temsilcisi; Conrad ise daha enerjik, daha karizmatik ve daha saldırgan bir askeri yenilenmenin simgesiydi.[20] Franz Ferdinand ve yakın çevresi, muhafazakar Viyana çevrelerinde alaycı bir biçimde sık sık “Belvedere çetesi” olarak anılıyor ve ve saray çevrelerinde güçlü bir muhalefetle karşılaşıyordu. Buna rağmen, Arşidük’ün sarayı Belvedere ile imparatorun ikametgahı Schönbrunn arasında sessiz sedasız yürütülen bu nüfuz mücadelesinde Arşidük olağanüstü bir direnç gösterdi.[10][46] Sonunda Franz Joseph, yeğeninin ödün vermez tutumu karşısında geri adım atarak Potiorek’in adaylığını eledi ve Conrad’ı Genelkurmay Başkanlığı’na getirdi.[37] Bizzat imparatorun desteğini arkasına almış, neredeyse kesin olarak Genelkurmay Başkanlığı’na atanmayı beklerken veliaht prensin vetosuyla kariyerinin zirvesinden mahrum bırakılması, Potiorek için derin bir travma ve ağır bir hayal kırıklığı yarattı. Bu engellenme, onun Conrad’a karşı ömür boyu sürecek bir kin beslemesine ve ilerleyen yıllarda kendisini Arşidük’e kanıtlama arzusunun giderek takıntılı bir hırsa dönüşmesine yol açtı.[20]
1914’e gelindiğinde ise Potiorek, Bosna’daki siyasi atmosferin ne derece tehlikeli olduğunun farkındaydı. Bölgede yükselen Sırp milliyetçiliğini yakından izliyor, hatta yalnızca imparatorluğun değil, bizzat kendisinin de suikastçıların hedefinde bulunduğunu biliyordu. Nitekim suikast planının ilk aşamalarında, komplocular arasında yer alan Mehmedbašić’e başlangıçta Arşidük’ten ziyade Potiorek’i zehirli bir hançerle öldürme görevi verilmişti. Potiorek’in yakın çevresine, günlük hayatında bile her an saldırıya uğrayabileceği düşüncesini taşıdığını söylediği aktarılır. Buna rağmen Saraybosna ziyareti, onun gözünde yalnızca rutin bir protokol görevi değil; aynı zamanda kendisini Viyana’ya yeniden kanıtlama, Bosna üzerindeki otoritesini sergileme ve siyasi ağırlığını artırma fırsatıydı. Arşidük’e Bosna halkının “sadakatini” göstermek ve kendi yönetim başarısını öne çıkarmak isteyen Potiorek, bu ziyaretin kusursuz bir güç gösterisine dönüşmesini arzuluyordu.[17][20]
Ancak tam da bu nedenle, güvenlik konusunda yapılan çok sayıdaki uyarıyı sistematik biçimde küçümsedi.[20][37]Yerel emniyet yetkililerinin ve Hükümet Komiseri (Regierungskommissär) Dr. Edmund Gerde’nin[20] artan tehditlere ilişkin kaygılarını “aşırı korku” olarak değerlendirdi; şehirde geniş çaplı askeri güvenlik önlemleri alınması yönündeki önerileri ise halk üzerinde kötü bir izlenim bırakacağı gerekçesiyle geri çevirdi. Güvenliğin büyük ölçüde yetersiz bir polis kuvvetine bırakılması, kortejin güzergahının önceden herkesçe bilinir halde tutulması ve Arşidük ile eşinin üstü açık bir araçla şehir merkezinde dolaştırılması, dönemin şartları düşünüldüğünde ciddi bir güvenlik zaafı yarattı. Potiorek’in kariyer hırsı, imparatorluk gösterişi ve kendi otoritesini sergileme arzusu, onu gerçek tehlikeyi küçümseyen bir körlüğe sürükledi; bu yaklaşımı Veliaht’ı açık bir hedef haline getirmiş ve suikastçıların eline bekledikleri fırsatı altın tepside sunmuştur.[12][20]
5. Göz Ardı Edilen Uyarılar
Göz ardı edilen başlıca uyarılar şunlardır:[
5.1 Yerel Makamlarca Yapılan Uyarılar
A. Bosna-Hersek Hükümet Komiseri Dr. Edmund Gerde, bu uyarıları en açık ve ısrarlı şekilde dile getiren isimlerin başında geliyordu. Gerde, güvenlik önlemlerinin yetersizliğine dikkat çekerek Potiorek’i defalarca uyardı; ayrıca istihbarat raporlarına dayanarak Arşidük’e yönelik olası bir suikast tehdidini, Arşidük’ün gelişinden yaklaşık iki hafta önce sivil ve askeri yetkililerin katıldığı bir toplantıda bizzat bildirdi. Ancak Potiorek, Gerde’yi “hayalet görmekle” suçladı ve Arşidük’ün güvenliğinin ordunun sorumluluğunda olduğunu, bu meselenin polisi ilgilendirmediğini söyleyerek uyarıları ciddiye almadı. Gerde’nin güzergahın son ana kadar gizli tutulması yönündeki talebini de aynı anlayışla reddetti.[12][20]
B. Bosna Parlamentosu Başkan Yardımcısı Dr. Jozo (Josip) Sunarić ise yükselen milliyetçilik dalgasına ve radikalleşen Sırp gençlik örgütlerine dikkat çekerek, Vidovdan’ın güçlü sembolik anlamı nedeniyle Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna ziyaretinin ciddi bir güvenlik riski taşıdığını Haziran ayı başından itibaren Vali Oskar Potiorek’e defalarca bildirdi. Sunarić, bu nedenle ziyaretin iptal edilmesini veya daha ileri bir tarihe ertelenmesini ısrarla önerdi. Ancak Potiorek, bu tür uyarıları “çocuklardan korkmak” şeklindeki küçümseyici bir anlayışla karşılıyor ve Arşidük’ün ziyareti etrafında şekillenen güvenlik tehdidini yeterince ciddiye almıyordu.[46]
Hem yerel yetkililerden hem de Viyana’daki çevrelerden gelen iptal ya da erteleme taleplerini reddederken, Ilidža’daki kaplıca sezonunun 1 Temmuz’da başlayacak olması nedeniyle bölgenin kısa sürede kalabalıklaşacağını, bunun da Arşidük’ün güvenliği için alınacak önlemlerin uygulanmasını daha da güç hale getireceğini savunuyordu. Bunun üzerine Arşidük’ün Askeri Özel Dairesi ziyaretin 29 Haziran’a alınmasını önerdi; ancak Potiorek bu seçeneği de kabul etmedi ve böylece bütün gücüyle ziyaretin özellikle 28 Haziran’da, yani Vidovdan’da gerçekleştirilmesinde ısrar etti.[41]
Gerilim, 27 Haziran akşamı Ilidža’daki Hotel Bosna’da askeri tatbikatların sona ermesi şerefine düzenlenen gala yemeğinde daha da belirgin hale geldi. Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie onuruna verilen bu özel ziyafette çift, Bosna’nın önde gelen askeri, dini ve sivil yetkililerinden oluşan 41 davetliyle aynı masada yemek yedi. Sunarić da bu davette Düşes Sophie ile doğrudan konuşma fırsatı yakalayarak, daha önce Vali Oskar Potiorek’e ilettiği kaygıları bu kez bizzat ona aktardı. Vidovdan’ın Sırplar için taşıdığı derin tarihsel ve duygusal anlamı hatırlatarak ertesi günkü Saraybosna ziyaretinin ciddi tehlikeler barındırdığını ifade etti.[2]
Ancak Sophie, ziyaret boyunca halktan gördüğü sıcak ilgiden oldukça etkilenmişti. Sunarić’e şu sözlerle karşılık verdi:
“Sevgili Dr. Sunarić, sonunda yanıldınız; işler her zaman sizin söylediğiniz gibi gitmiyor. Burada gittiğimiz her yerde öyle bir dostlukla karşılandık ki, üstelik her bir Sırp tarafından da öyle içtenlik ve samimi bir sıcaklık gördük ki, bundan çok mutluyuz.”
Sunarić ise kaygısını gizleyemeyen sakin bir üslupla yanıt verdi:
“Ekselansları, Tanrı’ya dua ediyorum ki yarın akşam sizi tekrar görme onuruna eriştiğimde bu sözleri bana yeniden söyleyebilesiniz. O zaman çok daha rahat bir nefes alacağım.”
Ancak Sophie, ziyaret boyunca gittiği her yerde halkın gösterdiği sıcak ilgiden derinden etkilenmişti. Sunarić'e şu karşılığı verdi:
"Sevgili Dr. Sunaric, sonunda yanıldınız; işler her zaman sizin söylediğiniz gibi gitmiyor. Burada gittiğimiz her yerde öyle bir dostlukla karşılandık ki, üstelik her bir Sırp tarafından da öyle içtenlik ve samimi bir sıcaklıkla karşılandık ki, bundan çok mutluyuz!"
Sunarić ise sakin ama kaygısını gizleyemeyen bir üslupla yanıt verdi:
"Ekselansları, Tanrı'ya dua ediyorum ki yarın akşam sizi tekrar görme onuruna eriştiğimde, bu sözleri bana yeniden söyleyebilesiniz. O zaman çok daha rahat bir nefes alacağım."[14][12][37]
C. Bunun yanı sıra, Gerde’nin teklifinin reddedildiği ve Saraybosna ziyareti öncesindeki güvenlik düzenlemelerinin ele alındığı toplantıda, XV. Kolordu Komutanı General Michael Ludwig Edler von Appel (1856–1915), Franz Ferdinand’ın izleyeceği güzergahın güvenliğinin sağlanması amacıyla, tatbikat için bölgede bulunan askeri birliklerin konvoy güzergahına destek vermesini önerdi. Ancak Potiorek, "sadık vatandaşları gücendirmemek" gerekçesiyle bu teklifi de geri çevirdi.[41] Dahası, manevralara katılan birliklerin ziyaret günü şehirde bulunmamasını bizzat emretmiş ve ordunun Saraybosna'ya ancak 29 Haziran'da dönmesini kararlaştırmıştı. Potiorek'e göre şehir içindeki program bir işgal gösterisi değil; Bosna halkıyla bütünleşen diplomatik ve dostane bir ziyaret olarak sunulmalıydı — bu imaj ne kadar güçlü yansıtılırsa genelkurmay başkanlığına o kadar yaklaşacaktı.[20]
D. Sarayın Ek Polis Desteği, Viyana’daki karşı casusluk şubesinin başındaki Major Maximilian Ronge (1874-1953), Veliaht’ın Saraybosna ziyareti için Viyana ve Budapeşte’den ek dedektif ve polis desteği sağlanmasını önermişti.[20] Kariyerinde yükselmeyi hedefleyen Potiorek, Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna ziyaretini askeri otoritesini ve idari yetkinliğini sergileyebileceği bir fırsat olarak görüyordu. Bu nedenle güvenlik konusunda sivil makamların rolünü küçümseyerek organizasyonu büyük ölçüde kendi kontrolünde tutmaya çalıştı. Ronge’un önerisini ise kariyerinde zafiyet izlenimi yaratabileceği endişesiyle geri çevirdi.[12] Böyle bir açık vermemek için güvenlik konusunda kendi hakimiyetini Arşidük’e göstermesi gerektiğini düşünüyordu.[20]
Franz Ferdinand’ın Bosna ziyareti ve askeri manevraları teftiş programının organizasyonu, askeri vali olarak General Oskar Potiorek’e bırakılmıştı. Bu durum, Potiorek için hem kendisini Franz Ferdinand’a hem de Viyana’daki askeri çevrelere kanıtlayabilmek adına önemli bir fırsat anlamına geliyordu. Potiorek, titizliğiyle tanınan ve sert mizacı nedeniyle saray çevrelerinde, mitolojideki insan yiyen dev yaratıklara benzetilerek “Ogre” lakabıyla anılan Arşidük’ün beklentilerini karşılayabilmek için ayrıntılar üzerinde neredeyse takıntılı denebilecek bir dikkatle çalışmaya başladı. Tek bir hata bile, yıllardır hedeflediği Genelkurmay Başkanlığı makamına ulaşma ihtimali açısından yıkıcı sonuçlar doğurabilirdi. Üstelik Ferdinand daha önce onun bu makama yükselmesini iki kez engellemişti; yani Ogre, tırmandığı kariyer basamaklarında kapısını çaldığı Genelkurmay Başkanlığı yolunda onu iki kez yemişti. Bu nedenle Potiorek, Arşidük’ün şarabının hangi sıcaklıkta servis edileceğinden Hotel Bosna’da gösterişli bir şapel hazırlanmasına kadar uzanan saplantılı ayrıntıları, Franz Ferdinand’ın gözünde kusursuz bir izlenim bırakabilmek adına adeta “protokol öncelikleri”ne dönüştürerek bunlarla bizzat ilgilenmeye başladı.[34]
Buna karşılık, Potiorek’in “protokol öncelikleri” büyük ölçüde Franz Ferdinand üzerinde kusursuz bir izlenim bırakmayı amaçlayan gösterişli düzenlemelere yönelmişti. Ayrılan kaynakların önemli bir bölümü, Arşidük ve eşinin konaklayacağı Hotel Bosna’da özel bir şapel hazırlanmasına tahsis edildi. Resmi gerekçe, son derece dindar Katolikler olan Franz Ferdinand ve Sophie’nin günlük ayinleri için şehirdeki kiliselere gidilip ek güvenlik riski oluşturulmasının önüne geçmekti. Ancak oteldeki bir odanın geçici fakat ihtişamlı bir şapele dönüştürülmesi, aynı zamanda Potiorek’in Arşidük ve eşinin gözünde kusursuz bir izlenim bırakma arzusunun da dikkat çekici örneklerinden biriydi. Böylelikle Potiorek, bütçeyi adeta kariyer yoluna asfalt döşercesine bu tür gösterişli hazırlıklara yönlendirince, Saraybosna ziyareti için güvenlik önlemleri yerel imkanlara sıkışıp kalmıştı.[34] Şehir genelindeki güvenlik düzenlemeleri büyük ölçüde sınırlı sayıdaki yerel polis gücüne bırakılırken, Franz Ferdinand’ın yakın korunması ise kendi maiyet subayları ve yaverleri tarafından sağlanıyordu.[12] Yaklaşık 60.000 nüfuslu Saraybosna’da Veliaht’ın güvenliği, kendi maiyet korumalarının yanı sıra yaklaşık 120 polis ve jandarmanın omuzlarına bırakılmıştı.[28]
Sonuç olarak Potiorek, kendisine iletilen tüm uyarıları "sadık vatandaşları tedirgin etmemek" ve "tehdidin abartılı olduğu" gerekçeleriyle geri çevirdi. Bu tercihlerin doğrudan sonucu olarak, yaklaşık 7 kilometrelik (≈4 mil) konvoy güzergahının güvenliği yalnızca 120 polis ve jandarmanın sorumluluğuna bırakıldı.[28][34]
5.2 Diplomatik Kaynaklardan Yapılan Uyarılar
Tüm bu gelişmelerin ortasında dikkat çekici bir diplomatik fırsat da göz ardı edildi. Yerel makamların uyarılarının yanı sıra, suikast ihtimaline dair önemli bir sinyal diplomatik kanallardan da iletilmişti.
Avusturya-Macaristan’ın hasmı olan Sırbistan’ın Başbakanı Nikola Pašić (1845–1926), Haziran 1914’te Franz Ferdinand’a yönelik suikast hazırlıklarına dair bazı duyumlar edinmiş ve kendisini son derece tehlikeli bir siyasi açmazın içinde bulmuştu. Sırp ordusu ve istihbarat teşkilatı çevreleri içerisindeki bazı subayların, Kara El (Unification or Death; Birleşme ya da Ölüm) örgütüyle bağlantılı olduğu uzun süredir bilinmekteydi. Bu durum, Avusturya karşıtı yürütülebilecek herhangi bir devrimci faaliyetlerin kolaylıkla Sırp devletiyle ilişkilendirilmesine yol açıyor; dolayısıyla gelişmeler Pašić’in hem siyasi geleceğini hem de Sırbistan’ın uluslararası konumunu tehdit ediyordu.[17][46]
Bir taraftan milliyetçi çevrelerin baskısı altında kalan Pašić, diğer taraftan yaklaşan felaketi önlemek adına Viyana’yı uyarması gerektiğinin farkındaydı. Ancak bunu açık ve doğrudan bir şekilde yapması neredeyse imkansızdı.Zira kendisi, Sırp yayılmacılığına yakın duran en etkili siyasetçilerden biri olarak görülüyordu. Üstelik yapılacak açık bir ihbar, yalnızca kendi siyasi konumunu sarsmakla kalmayabilir, Belgrad yönetimini de suçlamaların odağı haline getirebilirdi.[41][49]
Bu nedenle Pašić, siyasi hayatta kalmanın kurallarını bilen pek çok deneyimli devlet adamı gibi, ileride bu bilginin doğuracağı sonuçlardan kendisini koruyabilmek için daha dolaylı bir çözüm düşünmeye başladı. Pašić, işlerin kontrolden çıkmadan çözülebileceğini umut ederek bu hassas görevi Viyana’daki Sırp Büyükelçisi Jovan M. Jovanović (1869–1939)’e bıraktı. Ancak deneyimli bir diplomat olan Jovanović de benzer bir çıkmaz içindeydi. Hem iki ülke arasında var olan gerginlik hem de zaten kendi siyasi görüşleri nedeniyle Viyana çevrelerinde kuşkuyla karşılanan bir isim olması, onu son derece hassas bir konuma sürüklüyordu. Bunun açıkça dile getirilmesi, Sırbistan’ın suikast planıyla bağlantılı olduğu izlenimini doğurabileceğinden, böyle bir ithamı doğrudan ifade etmesi mümkün değildi.[41][46][49]
Sonunda, kendisine daha yakın bulduğu Avusturya-Macaristan Maliye Bakanı Leon von Biliński (1846–1923) ile görüşmeyi seçti. Haziran ayındaki rutin buluşmasında bu fırsatı değerlendirerek Arşidük’ün Saraybosna ziyaretine dair kaygılarını son derece üstü kapalı ifadelerle ve üstelemeden dile getirdi. Ziyaretin yerel gençleri öfkelendirebileceğini ve saldırıya yönelebileceklerini ima ederek şu sözleri kullandı: “Arşidük’ün Saraybosna’ya gitmemesi daha iyi olur… çünkü manevralar sırasında bazı genç Sırplardan biri, tören atışlarında kullanılan boş mermi yerine tüfeğine gerçek bir kurşun koyabilir.” [41][46][49]
Jovanović’in bu dikkatle ölçülüp biçilmiş uyarısını Biliński ciddi bir alarm olarak algılamadı. Aksine, hafif bir şaşkınlık ve belki de belli belirsiz bir tebessümle karşıladı. Sanki böyle bir şeyin gerçekleşmesi imkansızmış gibi, “Umarız hiçbir şey olmaz.” özleriyle yanıt verdi ve konuyu kapattı. İki adam aynı odada, aynı cümleleri duymuştu; fakat tamamen farklı anlamlar çıkarmışlardı. Jovanović muhtemelen görevini yerine getirdiğini düşünerek rahatlamış bir şekilde ayrılırken, Biliński ise büyükelçinin kendisini yokladığını sanmış ve bu kısa, neredeyse meydan okuyan yanıtıyla meseleyi kapatmıştı. [41][46][49]
Sonuçta Sırp Başbakanı Nikola Pašić’in onayıyla suikast hazırlıklarına ilişkin bazı duyumlar Avusturya makamlarına iletilmişti. Öte yandan Bosna-Hersek Valisi Oskar Potiorek, bildirilen uyarılara rağmen kendi prestijinin zedelenmesinden çekindiği için Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna’daki halka açık programını iptal ettirmedi.
6. Başlıca Güvenlik Açıkları ve İhmaller
Saraybosna suikastına giden süreç, sadece münferit ihmallerle değil; en üst kademeden en alt birime kadar sirayet eden bir vurdumduymazlık zinciri ve devlet mekanizmasının içine işlemiş derin bir güvenlik körlüğüyle örülmüştü.[41]
6.1 Kanıksanmış Suikast Riski ve Kurumsal Körlük
Habsburg cephesinden bakıldığında tablo oldukça farklıydı: Suikast riski onlar için artık kanıksanmış, neredeyse rutin bir tehdit haline gelmişti.[14] Sırp milliyetçi hafızasındaki derin yankılar ve tarihi/kültürel arka plan büyük ihtimalle yeterince kavranamamıştı. Bu yüzden kimi tarihçiler, suikastın gerçekleşmesini kasıtlı bir gözdağından ziyade kültürel körlük, siyasi duyarsızlık ve köklü kurumsal alışkanlığın doğal sonucu olarak yorumlar.[41]
19. yüzyıldan itibaren yükselen milliyetçi hareketlerle birlikte suikast tehditleri Habsburg yönetimi için “sıradan” bir gerçekliğe dönüşmüştü.[14] Nitekim Franz Ferdinand’ın amcası İmparator Franz Joseph bile, tahta çıkışının henüz beşinci yılında, 18 Şubat 1853’te Viyana’da Macar milliyetçisi terzi çırağı János Libényi’nin (1831–1853) mutfak bıçaklı saldırısından güçlükle kurtulmuştu. Libényi bıçağıyla imparatorun boynuna saldırmaya çalışmış, ancak bıçağın sırtı üniformanın yüksek ve sert yakasına çarpıp kaymıştı. Üniformanın bu sıkı yakası Franz Joseph’in hayatını kurtarmıştı. Ne var ki tarihin tuhaf bir cilvesiyle aynı üniformanın yakası, 61 yıl sonra Franz Ferdinand’ın suikastında yarasına müdahaleyi engelleyerek bu kez aleyhine sonuçlanacaktı.[20][37]
Kişisel doktoru, Arşidük’ün imparator tarafından kendisine verilen Bosna’daki askeri manevralar teftiş görevine karşı derin bir isteksizlik duyduğunu ve bu görevin başkasına verilmesini tercih edeceğini hatıratında kaydeder. Franz Ferdinand, yaklaşan tehlikeye dair uyarılardan haberdardı.[3] Nitekim Genelkurmay Başkanı Conrad, Aus meiner Dienstzeit, 1906–1918 (Görev Süremden, 1906–1918) adlı eseride, Arşidük’ün Bosna’ya hareketinden önce İmparator Franz Joseph’e güvenlik konusundaki endişelerini aktardığını, hatta aşırı yaz sıcağını gerekçe göstererek bu seyahatten vazgeçilmesinin mümkün olup olmadığını sorduğunu belirtir.[46]
Görüşmenin kesin tarihi tartışmalıdır. Ancak kaynakların büyük bölümü bunun Haziran ayının ilk haftasında gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Conrad hatıratında, 4 Haziran 1914 günü imparatorla görüşmek üzere beklerken Saray Nazırı Montenuovo’dan, Arşidük’ün kısa süre önce hükümdarın huzuruna çıktığını öğrendiğini yazar. Buna karşılık Gordon Brook-Shepherd (1918-2004), 1984 yılında yayımlanan Victims at Sarajevo (Saraybosna'nın Kurbanları) adlı eserinde, arşiv kayıtlarında Arşidük ile İmparator arasında bu dönemde kayda geçmiş tek görüşmenin 7 Haziran 1914 tarihinde gerçekleştiğini belirtmektedir.
Bu endişeler boşuna değildi. 1913 yılında Avusturya-Macaristan Ordusu Başmüfettişliği’ne getirilen ve kendi askerî özel dairesine (Militärkanzlei) sahip olan Arşidük Franz Ferdinand, Bosna ziyaretinin taşıdığı risklerin farkındaydı. Ancak onu asıl tedirgin eden, Bosna Valisi Oskar Potiorek’in güvenlik konusundaki kayıtsızlığıydı. Öyle ki Potiorek, alınan önlemlerin yeterli olduğunu düşünüyor ve hanedan üyelerinin resmi seyahatlerinde genellikle eşlik eden İmparatorluk muhafız birliklerinin Arşidük için görevlendirilmesini gereksiz buluyordu. Böylece zaten yüksek risk taşıyan Saraybosna ziyareti, ilave korumadan yoksun bırakılarak daha da savunmasız hale geldi.
Üstelik Franz Ferdinand, Potiorek'in yetenekleri konusunda uzun zamandır ciddi şüpheler taşıyordu. Potiorek, Genelkurmay Başkanlığı için en güçlü adaylardan biri olmasına rağmen Arşidük, askeri teamülleri zorlayarak bu göreve Conrad von Hötzendorf'un getirilmesini sağlamış ve ordunun yönetimini ona emanet etmişti. Şimdi ise kaderin ironik bir cilvesiyle, kendi güvenliğini yıllardır yetersiz bulduğu aynı Potiorek'in kararlarına bırakmak zorunda kalıyordu.
İşte tam bu noktada doktor-hasta ilişkisinin kendine özgü derinliği devreye girer. Geçici rahatsızlıklarda bu bağ genellikle tedaviyle sınırlı kalırken, kronik hastalıklar ilişkiyi zamanla güçlü bir ortaklığa dönüştürür. Kronik bir hastalıklarla yaşayan herkes, muayene sıraında hekim ile hasta arasında oluşan o samimi, güven dolu ve neredeyse sırdaşça anları kolaylıkla gözünde canlandırabilir. Yıllar boyunca paylaşılan kaygılar ve verilen mücadeleler sayesinde hekim, yalnızca tedavi eden kişi olmaktan çıkar; ailenin bir parçası, güvenilir bir sırdaş ve yol arkadaşı haline gelir.
Arşidük Franz Ferdinand’ın hekimine hitaben söylediği “Siz ve hizmetkarım (Franz Janaczek, 1865–1955), benim tek dostlarımsınız” sözü,[3][41] bu yakınlığın en çarpıcı örneğidir. Bosna seyahati öncesinde en derin endişelerini bu hekime açması hiç şaşırtıcı değildir. Hatta Bosna'dan geri dönememesi ihtimaline karşı Janaczek’ten ailesine göz kulak olmasını bizzat rica etmiştir. Uzun yıllardır kronik astımla mücadele ettiği düşünüldüğünde, doktorunun sağlık durumunu resmi bir mazeret olarak gösterip imparatorun kendisini bu görevden muaf tutmasını önermesi de son derece doğal görünmektedir.
Nitekim Franz Ferdinand, Saraybosna’ya hareketinden önce amcası İmparator Franz Joseph ile bir araya gelmiş ve sağlık durumunu öne sürerek bu seyahatin iptal edilip edilemeyeceğini sorgulamıştı. Ancak imparator bu talebe sıcak yaklaşmadı. Franz Joseph, suikastın ardından 5 Temmuz günü Conrad ile yaptığı görüşmede, yeğenini bu görevden vazgeçirmemiş olmanın pişmanlığını dile getirecekti.[46]
İçini kemiren tüm huzursuzluklara rağmen Arşidük geri adım atmadı. Kendisini tam olarak neyin beklediğini bilmiyordu; ancak yaklaşan tehlikeyi sezdiği açıktı. Saraybosna’ya doğru çıktığı bu son seyahat, yalnızca kendi hayatının değil, bütün Avrupa’nın kaderini değiştirecek olaylar zincirinin de başlangıcı olacaktı.
6.2 Bürokratik Güven ve Aidiyet Varsayımı
Bürokratik Güven: "Sistemin İçinden Birine Duyulan Kayıtsız Şartsız İtimat
Saraybosna suikastını önleyebilecek belki de en somut istihbarat fırsatı, olaydan haftalar önce bürokrasinin kendi içine duyduğu sarsılmaz güvenin kurbanı oldu. Haziran başlarında, suikast timinin çekirdek kadrosunu oluşturan Gavrilo Princip, Trifko Grabež ve Nedeljko Čabrinović, yanlarındaki silahlarla birlikte Tuzla’dan Saraybosna’ya dönerken, Čabrinović’in babasının yakın arkadaşı olan Saraybosna Polis Dedektifi Ivan Vila ile tamamen tesadüf eseri aynı trene bindiler.[20]
Yolculuk sırasındaki sohbette Čabrinović, Arşidük Franz Ferdinand'ın Bosna'daki askeri manevralara katılacağı ve Saraybosna'yı ziyaret edeceği yönündeki söylentiler hakkında ısrarla bilgi istedi; özellikle ziyaretin hangi tarihte gerçekleşeceğini defalarca sordu. Bu olağandışı merak, dedektif Ivan Vila'nın dikkatini çekti. Vila, baskı karşısında ziyaretin 25 Haziran'da gerçekleşeceğini söyledi; ardından durumu şüpheli bularak üstlerine rapor etti. Ancak bu rapor, emniyet teşkilatının kendi bürokrasisine ve o bürokrasiyi işleten "tanıdık" isimlere duyduğu kurumsal güven duvarına çarparak sonuçsuz kaldı.[20][46]
Aidiyet Varsayımı: "Babası Kimse, Oğlu da Odur Yanılgısı"
Ancak Dr. Edmund Gerde, Dedektif Vila’dan gelen bu hayati uyarıyı derinlemesine soruşturmak yerine, tehlikeli bir önyargıyla dosyayı kapatmayı tercih etti. Gerde’nin bu kararındaki temel dayanak, Nedeljko’nun babası Vaso Čabrinović’in Avusturya-Macaristan emniyet teşkilatı için yıllardır çalışan, sadık ve güvenilir bir muhbir olmasıydı.[46]
Gerde, "Babası teşkilatımıza bu kadar sadık olan birinin oğlu tehlikeli olamaz" şeklindeki hatalı bir "aidiyet varsayımı" ile hareket etti. Princip ve Grabež gibi diğer komplocuların da aynı trende sinsi bir sessizlikle seyahat ettiğini tamamen göz ardı eden bu yaklaşım, istihbarat zincirinde devasa bir kör nokta yarattı. Bir suikastçının, polisle omuz omuza seyahat etmesine ve ziyaret tarihini soracak kadar cüretkar davranarak niyetine dair en açık ipucunu bizzat vermesine rağmen, bu durumun bir tehdit sinyali olarak algılanmaması, güvenlik sistemindeki tam bir akıl tutulmasını simgeler. Devletin "ailevi sadakat" gibi romantik kabullere yaslanarak profesyonel şüpheyi terk etmesi, suikast timine adeta polis koruması altında şehre girme konforunu sağlamıştır. Bu bürokratik ihmal, tarihin seyrini değiştirebilecek son erken uyarı fırsatını da ortadan kaldırmıştır.[46][14]
6.3 Güvenlik Açığı
25 Haziran 1914 Perşembe akşamı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie, Saraybosna'nın yaklaşık 12 kilometre batısındaki kaplıca kenti Ilidža'da konakladıkları Hotel Bosna'dan ayrılarak, süitlerinin dekorasyonuna hayran kaldıkları Saraybosnalı tüccar Elias B. Kabilio'nun mağazasını görmek üzere plansız bir ziyaret gerçekleştirdiler. Önceden duyurulmayan bu gezi sırasında çift, küçük bir maiyet eşliğinde Kabilio'nun mağazasında bir saatten fazla vakit geçirerek çeşitli alışverişler yaptı. Başlangıçta çevrede çok az kişi bulunmasına rağmen, ziyaret haberi kısa sürede yayıldı ve mağazanın önünde bir kalabalık toplandı. Kalabalıktan bazı kişiler "Živio!" ("Yaşasın!") diye bağırınca Franz Ferdinand kısa süreliğine balkona çıkarak kendisini selamlayanlara karşılık verdi. Ancak herhangi bir taşkınlık ya da güvenlik olayı yaşanmadı.[20]
1914 Saraybosna suikastının ardından tutuklanan Genç Bosna üyesi ve edebiyatçı Borivoje Jevtić (1894-1959), Sarajevski atentat (Saraybosna Suikasti, 1924) adlı anı eserinde, tam da o sırada örgüt arkadaşı Gavrilo Princip'in tesadüfen Kabilio Mağazası'nın önünde bulunduğunu ve Arşidük Franz Ferdinand ile eşini yakından görerek hedefini açıkça tanıma fırsatı elde ettiğini yazmıştır. Jevtić'e göre Princip, bu sırada kendisini takip eden bir polisi de fark etmişti.[20]
Bu beklenmedik karşılaşma, Princip ve arkadaşlarına Arşidük'ün güvenlik önlemlerinin ne denli yetersiz olduğunu somut biçimde göstermiş olmalıydı. Suikastın başarı olasılığına dair güvenlerini de pekiştirmiş olabilir. Princip'in o sırada silahsız olduğu düşünülmektedir; çünkü üzerinde silahla yakalanması, tüm örgütü tehlikeye sokabilirdi. Bununla birlikte Princip, sonraki sorgulama ifadelerinde bu olaydan hiç söz etmemiştir.[20]
Sonuçta ortaya çıkan tablo, kasıt ile ihmalin iç içe geçtiği bir durumdu. Ziyaretin Vidovdan'a denk getirilmesi ister bilinçli bir güç gösterisi ister kültürel körlük olsun, etkisi açıktı: yükselen Sırp milliyetçiliği daha da keskinleşti. Polis komiserinin görmezden geldiği ihbarlar, parlamentonun dile getirdiği kaygılar ve Sophie ile kurulan o samimi konuşma — tüm bu uyarılar, birbirini izleyen bir sessizliğe gömüldü. Sanki doğa da bu ironiye ortak olmak istercesine, tatbikatlar boyunca kenti basan kasvetli hava, suikast sabahı yerini güneşli ve berrak bir Saraybosna'ya bıraktı. Şehir, 28 Haziran'ı böyle bir atmosferde karşıladı: Bir yanda farkında olmak istemeyen bir yönetim, öte yanda harekete geçmeye kararlı suikastçılar. İmparatorluğun bu kayıtsız ve gösterişli tutumunun bedelini 1914'te yalnızca iki kişi değil, tüm dünya ödeyecekti.[20][37][41]
7. Suikast Planı ve Yargılama
Suikastın arkasında iki örgütün iş birliği yatıyordu. Sırp ordu subaylarınca kurulan gizli milliyetçi yapılanma Kara El (Ujedinjenje ili smrt — "Birlik ya da Ölüm"), Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan'dan kopararak birleşik bir Güney Slav devleti kurmayı hedefliyordu. Silahları ve eğitimi sağlayan Kara El oldu; sahaya inen suikastçılar ise Genç Bosna hareketinin üyeleriydi.[41][46]
Koordinasyon görevi Danilo Ilić'e (1890–1915) verilmişti. Ilić, Belgrad'da Kara El üyesi olmuş, 1914'te Saraybosna'ya dönerek yerel suikastçıları toplamaya başlamıştı. Güzergah boyunca konumlanan altı kişiden yalnızca üçü — Gavrilo Princip (1894–1918), Nedeljko Čabrinović (1895–1916) ve Trifko Grabež (1895–1916) — Belgrad'da Kara El tarafından bizzat eğitilmişti. Diğer üçünü — Vaso Čubrilović (1897–1990), Cvjetko Popović (1896–1980) ve Muhamed Mehmedbašić (1887–1943) — ise Ilić yerel olarak işe almıştı.[41][46]
Silahlar ve Teçhizat
Her suikastçıya Sırbistan'ın Kragujevac kentindeki devlet cephaneliğinde üretilmiş birer bomba verildi. Dikdörtgen biçimli olan bu bombalar yaklaşık bir sabun kalıbı ya da fener pili büyüklüğündeydi; ağırlıkları 1,1 kilogramı (yaklaşık 2,5 pound) geçmiyor, ceket cebine rahatlıkla sığıyordu. İçleri şarapnel etkisi yaratmak amacıyla çivi ve kurşun parçalarıyla doldurulmuştu.[20][37]
Bombaları etkinleştirmek için darbelere duyarlı kimyasal fünye başlığının elektrik direği ya da taş duvar gibi sert bir yüzeye vurularak kırılması gerekiyordu. Bu işlemin ardından yüksek bir çatlama sesi duyuluyor, sigara dumanına benzer bir duman yükseliyordu; patlamanın gerçekleşmesi için yaklaşık 10–12 saniyelik bir gecikme süresi bulunuyordu.[20][49]
Gruba ayrıca Kara El örgütünün lideri Albay Apis (Dragutin Dimitrijević, 1876–1917) tarafından temin edilmiş dört yarı otomatik tabanca dağıtıldı. Silahlar şu şekilde paylaştırıldı:[41]
Tabanca ve bomba taşıyanlar: Vaso Čubrilović, Gavrilo Princip, Cvjetko Popović ve Trifko Grabež[37], Muhamed Mehmedbašić ise önceki suikast girişiminden kalan bir silaha sahipti.[20]
Yalnızca bomba taşıyanlar: Nedeljko Čabrinović.[37]
Bunların yanı sıra her suikastçıya pamuğa sarılmış küçük şişeler içinde siyanür kapsülü verildi. Talimat netti: yakalanma durumunda önce kendilerini vuracaklar, bu mümkün olmazsa siyanürü içeceklerdi. Amaç, sorgulama sırasında Kara El'in ve Sırp ordusunun suikasttaki rolünün deşifre olmasını engellemekti.[49]
12–23 Ekim 1914 tarihlerinde Saraybosna’da görülen davada, suikastla bağlantılı örgüt üyeleri ve destekçilerden oluşan toplam yirmi beş kişi yargılandı. Sanıkların önemli bir kısmı yaşları nedeniyle idam cezasından kurtuldu. Aralarında sadece Mehmedbašić kaçıp yargılanmaktan kutrulabilmişti.[5][37]
8. Resmi Gezi Programı (28 Haziran 1914)
28 Haziran 1914 Pazar sabahı, Danilo Ilić, altı suikastçıyı Arşidük Franz Ferdinand’ın konvoyunun geçeceği güzergah boyunca stratejik noktalara mevzilendirdi.[20] Buna karşın Dr. Edmund Gerde'nin elindeki yaklaşık 120 kişilik polis gücü, yaklaşık 7 kilometre uzunluğundaki rota boyunca her 50 metrede bir konuşlanacak şekilde iki sıraya dağıtılmak zorunda kalınmıştı.[28][37] Bu zig-zag düzenlemesinde her bir polis, sağında ve solunda 50'şer metre olmak üzere toplam 100 metrelik bir alanı tek başına gözetlemekle yükümlüydü. 120 polis arasında 119 aralık bulunduğundan kapsanan toplam mesafe yalnızca 119 × 50 = 5.950 metre, yani yaklaşık 6 kilometreyle sınırlı kalıyordu. Bu denli seyrek bir yerleşim, kalabalığı kontrol etmek ya da binalardan gelebilecek tehditleri bertaraf etmek için büyük ölçüde yetersizdi; polisler, gerçek bir güvenlik barikatı oluşturmaktan çok sembolik birer gözlemci konumundaydı.
Suikastçılardan Gavrilo Princip ve Nedeljko Čabrinović’in mahkeme ifadelerine göre, Arşidük’ün Haziran ayındaki Bosna ziyaretinden ilk kez Mart 1914’te yayımlanan bir gazete kupürü sayesinde haberdar oldular. Bu kupür, Viyana’da çıkan Reichspost gazetesinden alınmıştı. Belediye memuru ve aynı zamanda Genç Bosna üyesi olan Mihajlo Pušara (1886–1915), kupürü posta yoluyla Belgrad’daki arkadaşı Čabrinović’e gönderdi. Haberde, Arşidük Franz Ferdinand’ın Bosna’ya resmi bir ziyaret gerçekleştireceği duyuruluyor, ancak kesin tarih henüz bilinmediği için haberde yer almıyordu.[17][20][58]
Čabrinović, eline geçen bu bilgiyi hemen yakın arkadaşı Princip ile paylaştı. Böylece söz konusu gazete kupürü, Mlada Bosna (Genç Bosna) örgütü içinde Franz Ferdinand'a suikast fikrinin doğmasına ve eylemin ayrıntılı planlama sürecinin başlamasına neden olan ilk kıvılcım olarak tarihe geçti.[5][46]
Haziran başına gelindiğinde ise gezinin resmi programı artık kamuoyuna açıklanmıştı ve plan şu şekildeydi:[44]
- 09:50 — Saraybosna Garı’na Varış: Çift, Ilidža’dan trenle gelerek Saraybosna istasyonuna varış.
- 09:50 - 10:10 — Konvoy Geçişi: İstasyonun ardından kısa bir askeri kışla ziyaretinin ardından, 6 araçlık konvoy Appel Rıhtımı (Appel Quay; Obala Kulina banovina) üzerinden Belediye Binası’na (Vijećnica) hareket.
- 10:10 - 10:30 — Belediye Binası (Vijećnica) Ziyareti: Belediye Başkanı tarafından karşılanma ve resmi törenler.
- 10:40 - 11:40 — Eyalet Müzesi Açılışı: Yeni Devlet Müzesi’nin açılışı ve müze turu.
- 12:00 - 14:00 — Öğle Yemeği ve Ayrılış: Valilik binasında (Konak) öğle yemeğinin ardından tren istasyonuna dönüş ve şehirden ayrılış.[20][28]
9. Resmi Ziyaretin Başlangıcı
Aynı sabah Franz Ferdinand, eşi Sophie ve maiyetindekiler Hotel Bosna'dan ayrılarak Ilidža Tren İstasyonu'na geçti. Saat 09.25'te hareket etmesi planlanan tren, yaklaşık 17 dakikalık bir gecikmeyle 09.42'de Saraybosna'ya doğru yola çıktı ve saat 10.07'de şehrin batı ucundaki Tütün Fabrikası'na (Tabakfabrik) ulaştı. Tütün Fabrikası'nın hemen karşısında bulunan Filipović Kışlası'nda (Philippoviclager), Bosna-Hersek Valisi Oskar Potiorek, General Appel ve Saraybosna Belediye Başkanı Fehim Efendi Čurčić (1866-1916) tarafından resmi törenle karşılanan Arşidük, Filipović Kışlası'nda kısa bir askeri denetim gerçekleştirdi. Ancak kışlada Arşidük için hazırlanan şeref kıtası dışında neredeyse hiç asker bulunmuyordu; manevraların ardından birliklerin şehir dışında tutulması nedeniyle Saraybosna'da eksik mevcuda sahip birkaç bölükten oluşan yaklaşık 250 asker kalmıştı. Sophie bu zarfında kışlanın dışında dışında Arşidük’ün yaveri Kont Franz von Harrach (1870–1937) ve yerel yetkililerle bekliyordu.[20]
Bu noktada günün organizasyonel açmazları kendini göstermeye başlamıştı. Suikastı sonradan inceleyen araştırmacılar, kaynakların konvoydaki araç sayısı ve yolcuların kimliği gibi son derece temel konularda bile birbiriyle çeliştiğine dikkat çeker. Böylesine basit bir meselede dahi tutarlı bir tablo ortaya konulamaması, güvenlik planlamasının ne kadar gevşek ve dağınık yürütüldüğünü açıkça yansıtmaktadır.[20]
Kısa denetimin ardından Franz Ferdinand kışladan çıktı; çift, Vali Potiorek ve Kont Harrach eşliğinde sekiz araçlık konvoyun üçüncü otomobiline yöneldi. Arşidük önce düşesin sağ taraftaki yerine oturmasına yardım etti, ardından kendisi yanına geçti. Saat yaklaşık 10.17’de yola çıkan konvoy, Miljacka Nehri boyunca uzanan Appel İskelesi güzergahını takip ederek şehir merkezindeki Belediye Binası’na doğru doğru yola çıktı.[20]
Not: Saraybosna Suikastı üzerine çalışan tarihçilerden John Zametica'nın gösterdiği üzere, suikast hakkında uzun yıllardır tekrar edilen bazı anlatılar doğrudan belgelere değil, birbirini kaynak gösteren tarihçilerin aktarımlarına dayanmaktadır. Bir yazarın yaptığı hatalı yorum, eksik okuma veya yeterince kanıtlanmamış bir çıkarım, sonraki eserlerde sorgulanmadan tekrarlandığında zamanla tarihsel gerçekmiş gibi kabul edilebilmektedir. Böyle durumlarda okuyucu, aynı bilginin birçok farklı kitapta yer aldığını görünce bunun bağımsız kaynaklar tarafından doğrulandığını düşünebilir. Oysa yakından incelendiğinde, söz konusu anlatının çoğu zaman tek bir tartışmalı kaynaktan türediği ve yıllar boyunca tekrar edilerek yaygınlaştığı anlaşılmaktadır. Zametica'nın temel uyarısı, tarihçilerin yerleşik hikayeleri tekrarlamak yerine birincil kaynaklara dönerek her iddiayı yeniden sınamaları gerektiğidir.[20]
Zametica'nın özellikle dikkat çektiği tartışmalı anlatılar şunlardır:
- Franz Ferdinand'ın Saraybosna Garı'na geldiği iddiası. Zametica'ya göre Arşidük ve maiyeti şehir garına değil, Saraybosna'nın batısındaki tütün fabrikası yakınında trenden inmiştir.
- Arşidük'ün korumalarının veya özel güvenlik görevlilerinin istasyonda unutulduğu hikayesi. Zametica, bu anlatının sonraki tarihçiler tarafından büyütüldüğünü ve sağlam bir belgesel temelden yoksun olduğunu savunur.
- Düşes Sophie'nin mücevher kutuları nedeniyle güvenlik görevlilerinin geride kaldığı iddiası. Ona göre bu hikaye, Leon Biliński'nin muğlak ifadelerinin sonradan abartılmasıyla ortaya çıkmıştır.
- Potiorek'in Telefon Görüşmesi: Suikast literatüründe sıkça tekrarlanan bir anlatıya göre Potiorek, Belediye Binası'ndayken hastaneyi arayarak Yarbay Erik von Merizzi'nin yarasının hafif olduğunu öğrenmiş, buna rağmen Franz Ferdinand onu ziyaret etmekte ısrar etmiştir. Zametica ise bu hikayenin güvenilirliğini ciddi biçimde sorgular. Olayların kronolojisini inceleyen yazar, Merizzi'nin bombalı saldırının ardından önce Dr. Löffler'in muayenehanesine götürüldüğünü, daha sonra hastaneye sevk edildiğini ve 29 Haziran tarihli Neue Freie Presse gazetesine göre Merizzi ile Başhekim Dr. Arnstein'ın hastaneye ancak Princip'in ölümcül saldırısının haberi geldiği sırada ulaştıklarını belirtir. Bu nedenle Zametica, Merizzi'nin durumuna ilişkin telefon görüşmesinin büyük ihtimalle hiç gerçekleşmediğini savunur. Ona göre bu anlatı, hastaneye gitme kararının sorumluluğunu Potiorek'in yönlendirmeleri ve güvenlik değerlendirmelerinden uzaklaştırarak Franz Ferdinand'ın kişisel ısrarına yükleyen, sonradan oluşturulmuş bir açıklama niteliği taşımaktadır.
- Franz Ferdinand'ın kendisine atılan bombayı eliyle uzaklaştırdığı kahramanlık hikayesi. Zametica, tanık ifadelerinin bu popüler anlatıyı tam olarak desteklemediğini belirtir.
- Gavrilo Princip'in Moritz Schiller'in dükkanında sandviç yerken tesadüfen suikast fırsatı yakaladığı hikayesi. Zametica, bu olayın tarihsel kanıtlarla desteklenmediğini vurgular.
- Kara El Üyeliği Yanılgısı: Gavrilo Princip'in Sırp Kara El örgütünün resmi bir üyesi olduğu iddiası, çoğu zaman kanıtlanmış bir gerçek gibi sunulmaktadır. Oysa Zametica, Princip'in örgüte kayıtlı bir üye olduğunu doğrulayan açık bir belge bulunmadığına dikkat çeker
- Sırp kiliselerinin veya din adamlarının Sophie aleyhine hakaret içerikli broşürler dağıttığı yönündeki bazı iddialar. Zametica, bu konuda kullanılan dipnot ve kaynakların güvenilirliğini sorgular.
Bu örneklerin ortak noktası, birçoğunun yıllar boyunca tekrar edilmesi sayesinde tarihsel gerçek görünümü kazanmış olmasıdır. Zametica'ya göre bir bilginin sıkça tekrarlanması, onun doğru olduğunu göstermez; bazen yalnızca aynı hikayenin farklı eserlerde yeniden üretilmiş olduğunu gösterir. Özetle Zametica, birçok kaynakta aynı bilginin yer almasının onun doğru olduğu anlamına gelmeyeceğini vurgular. Güncel ifadeyle, bunun bir tür “copy‑paste aktarım” ürünü olabileceği unutulmamalıdır.
Belediye Konvoyu:[20]
1. Araç: Bu araçta, Saraybosna Emineyet Müdürü (Polizeikommandant) Karl Mayerhoffer, Vilayet Güvenlik Bürosu Müdürü (charge of the security bureau of the Provincial Government) Dr. Josef Troyer von Monaldi ve (muhtemelen) yerel bir şoför bulunuyordu. Üstü kapalı tek araç buydu. Konvoydaki tek üstü kapalı otomobil buydu. Konvoyun çok önünde ilerlediği için, yeniden birleşebilmek amacıyla durup geri gelmek zorunda kaldı. Bu nedenle konvoyun bir parçası olduğu çoğu zaman gözden kaçırılan bir araçtır.
2. Araç: Bu araçta Fehim Čurčić, Dr. Edmund Gerde ve yerel bir şoför bulunuyordu. Bosna-Hersek Eyalet Hükümeti'ne ait olan araç, "Landes Auto Nr. 5" (Eyalet Otomobili No. 5) olarak kayıtlıydı ve plakasında yalnızca "5" numarası yer alıyordu.
3. Araç: Arşidük’ün yaveri Kont Franz von Harrach’a ait olan, AIII-118 plakalı, 1910 model üstü açık Gräf & Stift 28/32 PS double phaeton tipi otomobildi. Bu gövde tipi, normal phaeton modeline göre daha uzun olup ekstra orta koltuklara sahipti. Araç sağdan direksiyonluydu; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda trafik sol şeritten akıyordu,[17]
Otomobilde 4 ileri ve 1 geri vitesli manuel şanzıman bulunmaktaydı. Tarihi efsanelerin aksine araç tamamen ileri vitesli değildi; fakat dönemin manuel şanzıman teknolojisi nedeniyle geri vitese geçmek oldukça zahmetliydi, uzun sürüyor ve sürücünün ciddi kas gücü kullanmasını gerektiriyordu.[59]
Aracı şoför Leopold Lojka (1886–1926) kullanıyordu. Solunda da Arşidük’ün muhafızı Gustav Schneiberg oturuyordu.
Onların arkasındaki katlanır yardımcı koltuklarda solda Vali Potiorek, sağda Harrach oturuyordu. Ana arka koltukta ise solda Franz Ferdinand, sağda eşi Sophie Hohenberg yer alıyordu.
Appel Rıhtımı üzerindeki ilk bombalı saldırının ardından, Belediye Binası'na kadar olan yolculuk sırasında Schneiberg otomobilin yan basamağına çıkarak Arşidük'ü kendi bedeniyle korumaya çalıştı.
Appel Rıhtımı üzerindeki ilk bombalı saldırı girişiminin ardından Harrach, olası yeni bir saldırıya karşı Arşidük'ü korumak amacıyla ön koltuktan inerek aracın sol yan basamağına geçti ve burada ayakta durarak koruma görevi üstlendi.
Otomobilin AIII-118 plakalı olması, zamanla popüler kültürde kalıcı bir yer edinen ilginç bir şehir efsanesinin fitilini ateşleyecekti. Zira bu plaka, biraz zorlama da olsa son derece çarpıcı bir anlam taşımaktadır: Baştaki A harfi ateşkes anlamına gelen Armistice'in kısaltması olarak okunurken, III-118 dizisi ise 1. Dünya Savaşı'nın resmi bitiş tarihi olan 11 Kasım 1918'e (11.11.18) karşılık gelmektedir. Bu çarpıcı örtüşme; suikastı, dolayısıyla savaşın başlangıcını simgeleyen araçla savaşın bitişini simgeleyen tarihin aynı plakada buluşmasıyla, söz konusu tesadüfü neredeyse mistik bir kehanete dönüştürmüştür.[41]
4. Araç: Bu araçta Yedek Kıdemli Teğmen Alexander Boos-Waldec'e aitti. Mercedes Knight modeliydi. Boos-Waldeck de tıpku Harrach gibi Avusturya Gönüllü Otomobil Birliği üyesiydi. Araçta Arşidük'ün mabeyincisi (özel kalem müdürü) Baron Karl Rumerskirch (1867–1947), Sophie’nin nedimesi Kontes Vilma Lanjus von Wellenburg (1887-1960), Potiorek'in baş yaveri Yarbay Erik von Merizzi (1873-1917), Kont Alexander Boos-Waldeck ve şoför Karl Divjak bulunuyordu.
5. Araç: Araç, Viyana'daki Fiat fabrikasının müdürü Kıdemli Teğmen Adolf Egger'e aitti ve doğal olarak bir Fiat'tı. Egger, tıpkı Harrach ve Boos-Waldeck gibi Avusturya Gönüllü Otomobil Birliği üyesiydi; ön koltukta şoför Max Thiel'in yanında oturuyordu. Arka koltukta Arşidük'ün Askeri Özel Daire Başkanı Albay Carl von Bardolff (1865–1953) yer alıyordu; solunda Binbaşı Paul Höger, Höger'in önündeki yardımcı koltukta ise Viyana Sarayı hekimlerinden Dr. Ferdinand Fischer oturuyordu. Sabah ilerledikçe Fischer'ın tıbbi hizmetlerine ihtiyaç duyulacaktı.
Ne var ki Fischer, bu yolculuk için düşünülen ilk hekim değildi. Franz Ferdinand'ın uzun yıllardır güvendiği sıra dışı doktoru, seyahatten kısa süre önce ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Yüksek ateş ve sayıklama nöbetleri geçiren hekimin durumu öylesine ciddiydi ki seyahate katılması imkansız görünüyordu. Buna rağmen Düşes Sophie büyük bir endişe içindeydi. Bu ziyaretin eşi açısından riskli olabileceğini düşünüyor, doktorun konvoyda bulunmasının kendilerine güven vereceğine inanıyordu.Doktorun eşiyle yaptığı uzun telefon görüşmelerinde bu isteğini defalarca dile getirmiş, hatta Franz Ferdinand’ın kişisel hekiminin yorulmaması için trende, gemide ve Saraybosna’da sürekli yatakta kalabileceği özel düzenlemeler yapılabileceğini söylemişti. Ancak tüm çabalara rağmen sıra dışı hekimin sağlık durumu buna izin vermedi. Sonunda onun yerine vekaleten Dr. Ferdinand Fischer görevlendirildi.[3]
Doktorun eşiyle yaptığı uzun telefon görüşmelerinde bu isteğini defalarca dile getirmiş, hatta Franz Ferdinand’ın kisisel hekiminin yorulmaması için tren ve gemi yolculukları boyunca yataktan çıkmadan seyahat edebileceği özel düzenlemeler yapılmasını bile önermişti. Ancak tüm çabalara rağmen sıra dışı hekimin sağlık durumu buna izin vermedi. Sonunda onun yerine vekâleten Dr. Ferdinand Fischer görevlendirild
6. Araç: Otomobilin sahibi, yedek teğmen ve Grazlı sanayici Robert Grein idi. Gönüllü Otomobil Birliği'nin bir üyesi olan Grein, Saraybosna ziyareti sırasında kendi otomobilini hizmete sunmuştu. Kardeşi Eduard Grein ise aracın şoförlüğünü yapıyordu. İki kardeş ve otomobilleri, 26 ve 27 Haziran'da Düşes Sophie'nin Saraybosna çevresindeki gezilerinde de görev almıştı. Araçta ayrıca Franz Ferdinand'ın askeri maiyetinden Binbaşı Erich von Hüttenbrenner, Viyanalı aristokrat ve İmparatorluk Süvari Muhafızları subayı Kont Josef Erbach-Fürstenau ile Bosna-Hersek Valisi Oskar Potiorek'in kişisel yaveri Baron Moritz von Ditfurth bulunuyordu.
7. Araç: Baron Andreas Morsey, Franz Ferdinand'ın ziyareti süresince emir subayı Yüzbaşı Gustav Pilz, son iki gün boyunca Düşes'e Saraybosna'da eşlik etmiş olan yerel üst düzey yetkili Dr. Heinrich Starch ve muhtemelen yerel bir şoför.
8. Araç: Yedek otomobil
Ziyaret
Kendilerini bekleyenin yalnızca coşkulu bir kalabalık olmadığından habersiz çift, saat 10:10 civarında konvoyla şehre girerken güzergah üzerindeki ev ve binaların kendi şereflerine süslendiğini görebiliyordu. Ardından konvoy, Miljacka Nehri boyunca uzanan ve günümüzde Obala Kulina bana adıyla bilinen Appel Rıhtımı’nda (Appel Quay/Appelkai), yolu dolduran tezahürat yapan kalabalıkların arasından ilerledi. Potiorek adeta bir turist rehberi gibi şehri tanıtma görevini üstlenmişti. Bir yerlerde top atışları yapılıyor, bandolar çalıyordu. Saraybosna'nın bütün sakinleri, sanki bir bayram kutlar gibi Arşidük için şık giyinmiş; Haziran güneşinin parlak ışıkları altında coşkulu kalabalıklar, kraliyet çiftine sıcak bir karşılama sunmak için sokaklara dökülmüştü. Yol kenarlarında sıralanan halk tezahüratlar yapıyor, sevinç içinde Hırvatça ‘Živio!’ (Çok yaşa!) ve Almanca ‘Hoch!’ (Yaşa!) nidalarıyla konvoyu selamlıyordu.[20] Her şey o kadar kusursuz görünüyordu ki, çiftin yol boyunca kendilerini kalabalıktan ayıracak neredeyse tek bir polis kordonunun bile bulunmadığı gerçeği, tüm o coşku ve gürültünün içinde kolayca gözden kaçabiliyordu.[46] Potiorek bütün bu olup bitenden büyük bir memnuniyet duymuş, Genelkurmay Başkanlığına bir adım daha yaklaştığını düşünmüş olmalıydı.[12]
Ancak bu coşkulu kalabalığın arasında, Arşidük için hazırlanmış ikinci bir karşılama daha vardıve sakinler ise çok gergindi.
Konvoyun geçtiği ilk suikast noktasında, 27 yaşındaki Muhamed Mehmedbašić'in bulunması gerekiyordu. Ancak Mehmedbašić, bölgede beklediği kadar kalabalık oluşmaması nedeniyle dikkat çekmemek için yer değiştirdi ve Nedeljko Čabrinović'in yaklaşık otuz adım ilerisinde yeni bir pozisyon aldı. Konvoy daha sonra 17 yaşındaki Vaso Čubrilović'in önünden geçti. Silah kullanımı konusunda neredeyse hiçbir deneyimi olmayan genç suikastçı, beklediği an geldiğinde harekete geçemedi.[46][20]
Ama 19 yaşındaki Nedeljko Čabrinović hiç duraksamadı. Sağ eli cebinde bekleyen Çabrinović, konvoy bulunduğu noktaya yaklaştığında cebindeki el bombasını çıkardı. Bu, modern el bombalarında olduğu gibi pim ve manivela sistemine sahip değildi. Patlaması için kapsülünün sert bir yüzeye vurularak ezilmesi gerekiyordu. Çarpma sonucunda oluşan kimyasal reaksiyon, gecikmeli fitili ateşliyor ve yaklaşık 10-12 saniye sonra patlamayı sağlıyordu. Čabrinović heyecan ve aceleyle bombanın kapsülünü etkinleştirmek için rıhtım duvarına vurdu.[20]
Kapsül ezilirken çıkan keskin ses, çevredeki bazı kişiler tarafından lastik patlaması ya da silah sesi sanıldı. Fitil yanmaya başladığında bombadan yüksek bir tıslama sesi yükseldi ve sigara dumanını andıran ince bir duman çıkmaya başladı. Čabrinović bombayı aktif hale getirir getirmez Arşidük’ün aracına doğru fırlattı.[20]
O sırada Arşidük’ün aracında Harrach, duyduğu sesi ilk anda lastiğin patlaması sandı ve şoför Lojka’ya "Bravo, şimdi durmak zorundayız” diye seslendi. Lojka bunun üzerine frene basarak aracı kısa bir süreliğine durdurdu.[20]
Ancak bomba, üstü açık otomobilin katlanmış tavanına çarparak sekti ve aracın üzerinden arkadaki dördüncü araca doğru savruldu. O sırada Sophie refleksle ayağa kalkıp eşine siper oldu. Franz Ferdinand ise geriye dönerek kendilerine doğru gelen dörtgen cismi anlamaya çalıştı. Birkaç saniye sonra bomba, arkadan gelen dördüncü aracın yanında büyük bir gürültüyle patladı.[20]
Patlama yolda yaklaşık 30 santimetre (1 fit) çapında ve 17 santimetre (6,5 inç) derinliğinde bir krater açtı. Çevredeki sokak lambaları hasar gördü, yakındaki bazı binaların camları kırıldı. Yaklaşık 10 metre yüksekliğe ulaşan yoğun bir duman ve barut bulutu, binaların ikinci kat seviyesine kadar yükseldi. Patlamanın etkisiyle şarapnel parçaları geniş bir alana yayıldı; dördüncü aracın gövdesinde yaklaşık 70 şarapnel deliği tespit edildi.[8][17][20]
Patlama büyük bir kargaşaya yol açtı. Etrafa saçılan şarapnel parçaları çevredeki birçok kişiyi yaraladı; Sophie de bunlardan biriydi ve yanağından hafif şekilde yaralandı. Franz Ferdinand ise kendi güvenliğini bir kenara bırakarak derhal yaralılarla ilgilenmeye başladı. Ardından yaveri Harrach'a, ağır hasar gören 4 numaralı aracın yolcularının durumunu kontrol etmesini emretti. Harrach araçtan inerek incelemelerde bulundu ve kısa süre sonra durumu Arşidük'e rapor etti.[20][46][49]
Beşinci araçta bulunan saray hekimi Dr. Fischer hemen yaralılarla ilgilenmeye başladı. Boos-Waldeck'in sol omzuna şarapnel isabet etmişti; yarası hafifti ve sarılarak kontrol altına alınabilirdi. Potiorek'in yaveri Merizzi'nin durumu ise çok daha ciddiydi. Oysa daha bir gece önce Ilidža’da, güvenlik kaygılarının artması üzerine Arşidük, Saraybosna ziyaretini iptal etme kararı almıştı. Ancak Merizzi onu bu kararından caydırmış, belki de hayatını kurtaracak o geri adımı atmasını engellemişti. Şimdi ise aynı Merizzi, başının arkasındaki yaradan durmaksızın kan kaybediyordu. Kontes Vilma Lanjus ise ilk müdahaleyi yaparak kanamayı durdurmaya çalışıyordu. Merizzi önce yakındaki Dr. Löffler’in evine götürülecek, ardından da Dr. Fischer’in refakatinde ambulansla garnizon hastanesine sevk edilecekti. Ancak muhtemelen Merizzi hastaneye ulaşamadan, Arşidük’ün korktuğu başına gelecekti. Durumu hafif olanlar ise yedek araç olan 8. araca alındı.[20]
Bu sırada güzergah boyunca pusuya yatmış diğer komplocular, Franz Ferdinand’ın saldıridan yara almadan kurtulduğunu açıkça görebiliyorlardı. Planın ikinci aşamasını devreye sokan Çabrinović, yakalanmamak ve örgütün sırlarını korumak amacıyla yanında taşıdığı siyanürü içtikten sonra kendini Miljacka Nehri'ne attı.[20]
Ancak genç suikastçının hesaba katmadığı iki önemli ayrıntı vardı: Örgütün sağladığı siyanür öldürücü olamayacak kadar eskiydi ve sıcak haziran ayı nedeniyle nehir neredeyse kurumuş, su seviyesi yalnızca birkaç on santimetreye kadar düşmüştü. Bu nedenle zehir yalnızca şiddetli kusmaya yol açtı. Sığ nehir yatağına düşerek yaralanan Čabrinović, çevredeki kalabalık tarafından yakalandı; polisler onu kalabalığın elinden alarak linç edilmekten kurtardı.[46]
Princip, daha sonra verdiği ifadede patlama sesini duyunca kalabalıkla birlikte olay yerine yöneldiğini anlattı. İlk anda suikastın başarılı olduğunu düşündü; ancak kısa süre sonra Čabrinović'in yakalandığını ve konvoyun yeniden hareket ettiğini görünce saldırının başarısız olduğunu anladı. Bir an Čabrinović'i ardından da kendisini vurmayı düşündü. Ancak saldırıyı tamamlamaya karar verince bu düşünceden vazgeçti ve Arşidük'ün dönüş güzergahı üzerinde yeni bir mevzi aramaya karar verdi.[49]
Franz Ferdinand'ın korumalarından Gustav Schneiberg hemen aracın dışındaki basamaklara geçerek kendisini Arşidük'e siper etti. Konvoyun kısa süreli duraksaması, güzergah boyunca konuşlanmış diğer suikastçılar için yeni bir fırsat yaratmıştı ancak hiçbiri harekete geçemedi. Bunlardan biri olan Muhamed Mehmedbašić, birkaç adım öteden olup biteni izliyordu.[20]
Diğer Suikastçılar Eyleme Geçemedi
Danilo Ilić 23 yaşındaydı. Gavrilo Princip'in talebi üzerine Saraybosna'da ikinci bir suikast hücresi oluşturmuştu. Bu hücrede yer alan Vaso Čubrilović ve Cvjetko Popović, silah eğitimi son derece sınırlı, deneyimsiz lise öğrencileriydi. Hersekli Müslüman bir marangoz olan Muhamed Mehmedbašić, grubun en deneyimli ve örgüt çevrelerinde tanınan bir militandı. bu hücrenin amacı yalnızca saldırı kapasitesini artırmak değildi. Asıl hedef, komplonun izlerini örtmek ve soruşturmanın Belgrad'daki Kara El bağlantılarına ulaşmasını zorlaştırmaktı. Bu nedenle Mehmedbašić özellikle uygun bir seçimdi; çünkü istekli bir suikastçı olmasının yanı sıra Sırp değildi. Böylece suikastın yalnızca Belgrad merkezli bir Sırp milliyetçi operasyonu olarak görünmesi de engellenmiş oluyordu.[49]
Ilić, suikast hazırlıklarının son aşamalarında girişimin Güney Slavlara yarardan çok zarar vereceğine inanmaya başlamıştı. Trifko Grabež'i etkileyerek onu da tereddüde düşürdü ve son günlerde Princip'i suikasttan vazgeçirmeye çalıştı. Saldırı günü silahsız olarak suikastçılar arasında gidip gelip koordinasyonu sağladığı halde planı terk etmedi.[20] Plana gönülsüz biçimde bağlı kalmasında Kara El’in otoritesini karşısına almak istememesiydi.
Muhamed Mehmedbašić, grubun en yaşlı, en tecrübeli ve tek Müslüman üyesiydi. Daha önce 1914 başlarında Vali Potiorek’e yönelik planlanan ancak gerçekleştirilemeyen suikast girişiminde de yer almıştı. O olayda yanında taşıdığı zehirli hançeri, tren yolculuğu sırasında jandarmaları görünce pencereden atmış ve son anda eyleme geçememişti. Bu gün de benzer bir durum yaşanıyordu. Franz Ferdinand’ın otomobili önünden geçerken saldırmak için fırsat bulmasına rağmen harekete geçmedi. Yıllar sonra verdiği ifadede, o sırada arkasında bir jandarmanın durduğunu hissettiğini ve yakalanması halinde diğer komplocuların planının tehlikeye gireceğinden korktuğunu belirterek neden saldırmadığını açıklamışt.[49]
Cvjetko Popović, akademik olarak parlak bir lise öğrencisiydi. Gözlerindeki ciddi miyopluk nedeniyle bir suikastçı profiline pek uymuyordu. Silah eğitimi neredeyse yoktu ve olaydan önce bir tabancanın nasıl doldurulup boşaltılacağını bile tam olarak bilmiyordu. Daha çok büyük bir tarihi olayın parçası olma ve kahramanlık arzusu onu bu çevreye çekmiş gibidir.[49][20]
Vaso Čubrilović ise henüz on yedi yaşında bir öğrenciydi. Tecrübesizdi ve saldırı anında cesaretini toplayamadı. Ilić'in Saraybosna hücresindeki genç üyeler ise yedek unsur olarak seçilmişti.[46][20]
Trifko Grabež, Princip'in yakın çevresinden geliyordu; ancak Ilić'in tereddütlerinden etkilenen isimlerden biri olmuştu.[46][20]
Gavrilo Princip ise grubun en kararlı üyesiydi. Yoksulluk, sürgün hayatı, milliyetçi idealler ve giderek bozulan sağlığı onun üzerinde derin bir etki bırakmıştı. Tüberkülozla mücadele ediyor olması, geleceğe dair beklentilerini zaten sınırlamıştı. Diğerleri tereddüt ederken ya da fırsatları kaçırırken, Princip soyadı gibi prensipli, ilkeli ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adam olarak hedefinden vazgeçmedi. Israrı, suikastın gerçekleşmesiyle sonuçlandı. [46][20]
Belediye Binasına Varış
Yaralıların durumu ve konvoyun geri kalanı hakkında bilgilendirilen Franz Ferdinand, Čabrinović'in yakalanmasının ardından ilerlemeye karar verdi. Oskar Potiorek, güzergah üzerinde başka suikastçıların bulunabileceği ihtimalini ciddi bir biçimde değerlendirmedi ve aşırı güvenli tavrıyla konvoyun ilerlemesini teklif etti. Franz Ferdinand’ın da hareket emrini vermesiyle yeniden yola koyulan konvoy, kısa bir süre sonra Belediye Binası'na vardı.[49][20]
Tüm hazırlıklar, Arşidükün titiz kişiliği hesaplanarak en ince ayrıntısına kadar, veliahtın diplomatik ziyareti için çok önceden tamamlanmıştı. Sabah saatlerinden itibaren Belediye Sarayının önündeki geniş meydanda resmi bir karşılama düzeni kurulmuştu. Giriş merdivenlerine kırmızı halı serilmiş, merdivenlerin her iki yanına belediye yetkilileri ve ileri gelenler iki sıra halinde dizilerek bir "insan tüneli" oluşturmuştu. Bu resmi protokolün bir tarafında fesli Müslümanlar, diğer tarafında ise silindir şapkalı ve fraklı memurlar ile üniformalı görevliler, vilayet memurları ve davetliler sıralanmıştı.[49][20]
Belediye Başkanı Fehim Curcic ve diğer üst düzey yetkililer, Arşidük Ferdinand’ın konvoyunda yer aldıkları için protokoldeki yerlerini almak üzere belediye binasına ulaşmaları bekleniyordu. Az önce yaşanan bombalı saldırının şokuna rağmen meydandaki bu resmi karşılama düzeni hiç bozulmamıştı. Ancak perde arkasında tam bir kaos hakimdi; herkes büyük bir şaşkınlık içindeydi ve kimse bir sonraki adımda ne yapacağını bilemez durumdaydı.[49][20]
Saatler 10:30’u gösterdiğinde, konvoyun ilk araçları belediye binasının önüne ulaşmaya başlamıştı. Konvoyun ikinci aracından inerek hızla protokoldeki yerini alan Ćurčić, adeta bir ceset kadar solgun görünüyordu. Elinde ise çok önceden her bir kelimesi özenle seçilmiş, fakat az önceki bombalı saldırıdan tamamen habersizce hazırlanmış olan karşılama konuşmasını titreyen elleriyle tutuyordu.[49][20]
Arşidükün aracı belediye binasının önünde durur durmaz, yol boyunca kendisini Franz Ferdinand'a siper eden Schneiberg çevik bir hareketle sol basamaktan atlayarak kapıyı açtı. Meydandaki kalabalık coşkuyla "Yaşasın!" (Zivio) diye bağırırken, Franz Ferdinand bariz bir şekilde sarsılmıştı; yaşadığı öfke ve stresten beti benzi atmıştı. Tören başladığında yaşananlar ise trajikomik bir tiyatro sahnesini andırıyordu: Arşidük merdivenleri çıkarken küçük bir müslüman kız çocuğu Razija, Sophie'ye bir buket gül sundu. Ancak bu diplomatik nezaket, arka planda dalga dalga yayılan suikast şokunu ve yükselen öfkeyi gizlemeye yetmiyordu.[20]
Herkes gibi Belediye Başkanı Curcic de aşırı gergindi. Elindeki hazır metni o an değiştirecek durumda olmadığı gibi, bu barut fıçısını andıran gergin atmosferde metnin dışına çıkıp doğaçlama yapmaya da cesaret edemiyordu; çünkü en ufak yanlış bir adımın ortalığı tamamen alevlendirmesinden korkuyordu. Çaresizce önceden hazırlanmış hoş geldin onuşmasını okumaya başladı.[46][49]
"Ekselansları Veliaht Arşidük Hazretleri! Ekselansları Düşes Hazretleri! Ekselanslarının başkentimiz Saraybosna'yı onurlandırdığı bu en lütufkar ziyaretten dolayı kalplerimiz mutlulukla dolu..."[46][49]
Daha yeni ölümden dönmüş olan Franz Ferdinand, "mutlulukla dolu" sözcüklerini duyunca içinde biriken her şey birden patladı. Suikast girişiminin yarattığı şok ve öfke, bu sahte nezaket cümlesiyle dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Belediye başkanının sözünü sertçe kesti:[46][49]
"Sayın Belediye Başkanı, insan buraya ziyarete geliyor ve bombalarla karşılanıyor! Bu gerçekten rezalet!"[46][49]
Arşidük'ün öfkeli çıkışıyla salona buz gibi bir sessizlik çöktü. Yaşanan kriz anında Düşes Sophie, eşinin koluna hafifçe dokunup kulağına fısıldadı: "Franzl! Franzl! Lütfen, Franzl!" Eşinin bu yumuşak uyarısıyla öfkesini dizginleyen ve yeniden kontrolü ele alan Franz Ferdinand, Belediye Başkanı Curcic’e dönerek bizzat izin verdi: "Pekala, şimdi konuşmanı yapabilirsin."[46][49]
Curcic, "ve Ekselanslarının, yüzlerimizde sevgimizin, bağlılığımızın, sarsılmaz sadakatimizin ve Majesteleri İmparator ve Kralımız ile en yüce Habsburg-Lorraine Hanedanına olan itaatimizin duygularını okuyabildiğini görmekten dolayı kendimi mutlu addediyorum.[37][41]
Başkent Saraybosna'nın tüm vatandaşları ruhlarının mutlulukla dolup taştığını hissediyor ve Ekselanslarının bu en yüce ziyaretini en içten hoş geldiniz dilekleriyle selamlıyorlar. Şehrimiz Saraybosna'da kalacağınız bu sürenin, Ekselanslarının ilerlememize ve refahımıza olan lütufkar ilgisini her geçen gün artıracağından ve kalplerimizde ebediyen yaşayacak ve büyüyecek olan derin minnet ve sadakat duygularımızı pekiştireceğinden eminiz."[37][41]
Ferdinand'ın bu öfkeli sitemi ilk bakışta Belediye Başkanı Curcic’e yönelik gibi görünse de lafın ucu doğrudan salonda bulunan Vali Potiorek’e gidiyordu. Curcic resmiyetten sorumlu bir bürokrattı, asıl güvenlik önlemlerini alması gereken kişi ise Vali Potiorek'ti; dolayısıyla Arşidük, belediye başkanını azarlarken aslında valiyle hesaplaşıyordu.[49][20]
İşin tuhafı, salondaki devlet ricali az önce kapının önünde ölümcül bir suikast girişimi yaşanmamış gibi davranıyor, sırf protokol bozulmasın diye hiçbir şey olmamış gibi resmi töreni inatla sürdürmeye çalışıyordu.[49][20]
Curcic konuşmasını bitirdikten sonra sıra nihayet Arşidük’e geldi. Ferdinand’a kendi yapacağı teşekkür konuşmasının metni takdim edildiğinde salondakiler ürpertici bir detayla karşılaştı: Kağıtlar, az önceki patlamada yaralanan Potiorek'in yaveri Merizzi’nin kanıyla ıslanmıştı.[49][20]
Franz Ferdinand, elindeki bu kan lekeli kağıtlara bakarak konuşmasına başladı:
"Bay Belediye Başkanı, Majesteleri en lütufkar İmparator ve Kralımıza karşı sarsılmaz sadakat ve bağlılığınıza dair güvencelerinizi büyük bir memnuniyetle kabul ediyorum. Halkın bana ve eşime gösterdiği coşkulu tezahüratlar için size içten teşekkür ederim; özellikle de bunları, başarısız kalan suikast girişimi karşısındaki sevinçlerinin bir ifadesi olarak gördüğüm için. Bu vilayetlerin gelişiminde kaydedilen memnuniyet verici ilerlemeyi görmekten de içten bir mutluluk duydum."[49][20]
Arşidük, konuşmasının sonuna geldiğinde Saraybosna halkının gönlünü almak istercesine yerel dilde, Sırpça-Hırvatça birkaç kelimeyle kapanış yaptı. Aslında yabancı dillerin hiçbir zaman onun güçlü yanı olmadığını, dönemin samimi bir tanığı olan saray hekiminin güncesinden öğreniyoruz. Buna karşın Franz Ferdinand o kelimeleri kağıttan da olsa özenle telaffuz etti:[49][20][3]
"Molim Vas da prenesete moje srdačne pozdrave stanovnicima lijepog velikog šeher Sarajeva, i uvjeravam Vas o mojoj trajnoj milosti i dobroj volji."
(Güzel ve büyük Şeher Saraybosna sakinlerine içten selamlarımı iletmenizi rica ederim; kendilerine karşı daimi lütuf ve iyi niyetimi temin ederim.)[49][20]
Karşılama töreninin ardından heyet belediye binasının içine geçti. Resmi program gereği Franz Ferdinand ve eşi Sophie, kısa süreliğine birbirinden ayrıldı. Düşes Sophie, binanın birinci katında kendisini bekleyen ve Müslüman ileri gelenlerin eşlerinden oluşan kadınlar heyetiyle görüşmek üzere üst kata çıktı. Erkeklerin bu odaya girmesi kesinlikle yasaktı; böylece Müslüman kadınlar peçelerini açarak Düşes ile daha rahat ve özel bir görüşme gerçekleştirebildiler.[49][20]
Franz Ferdinand önce Kont Harrach'a dönerek, "Bugün bizim için birkaç kurşun daha hazırlanmış olabilir," sözleriyle tehlikenin henüz geçmediğini dile getirdi. Ardından Vali Potiorek’e yönelip, "Ben zaten böyle bir şeyi bekliyordum," diye ekledi.[49][20] Bu sözler, Arşidük’ün Saraybosna ziyaretine başından beri neden bu kadar isteksiz ve şüpheci yaklaştığının en açık kanıtıydı. Aylar boyunca yapılan uyarılar, kentteki gergin atmosfer ve güvenlik zafiyetleri düşünüldüğünde, Arşidük adeta kendi trajik sonunu hissetmişti.
Arşidük’ün ilk işi, amcası İmparator Franz Joseph’e bir telgraf göndererek suikast girişiminden sağ kurtulduğunu bildirmek oldu. Ardından hemen yakın maiyetinin yanına geçti. Belediye Başkan Yardımcısı Josip Vancaš’ın (1859–1932) sonradan aktardığına göre, Franz Ferdinand artık sivillerle ilgilenmiyor; son derece sakin ve panikten uzak bir tavırla suikast girişimini yalnızca kendi heyetiyle değerlendiriyordu. Aynı zamanda davranışlarıyla saldırının kendisini korkutmadığını çevresine göstermek istiyordu. Bu nedenle, adeta bir askeri geçit törenindeymiş gibi abartılı ve sert adımlarla yürümeye başladı. Ancak bu gösterişli tavır, tizleşen sesini ve kağıt gibi beyazlaşan yüzünü gizlemeye yetmiyor; içindeki derin şoku ve bastırmaya çalıştığı korkuyu açıkça ele veriyordu.[49][20]
Suikast girişiminin ardından güvenlik soruları gündeme geldi ve programın devam edip etmeyeceği tartışılmaya başlandı. Gerde gibi yerel yetkililer, durumun son derece tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre en doğru çözüm; programı iptal ederek heyeti belediye binasında bekletmek, polis ve askerlerin güzergahı temizlemesinden sonra da konak ya da istasyona güvenli geçişi sağlamaktı.[20] Nitekim Arşidük'ün askeri özel kalemi Rumerskirch de çiftin, sokaklar askeri birlikler tarafından güvence altına alınıncaya kadar binada kalmasını önerdi.[41]
Potiorek için sokakları askerlerle doldurmak, bölgedeki güvenliğin kendi yönetimi altında sağlanamadığını kabul etmek anlamına geliyordu. Böyle bir adım, sivil otoritenin yetersiz kaldığını ve düzeni koruma sorumluluğunun fiilen orduya devredildiğini gösterecekti. Bu nedenle ziyaretin, yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleştirilen bir askeri operasyon gibi değil, halkın sevgi ve sadakatiyle karşılanan huzurlu bir tören olarak görünmesini istiyordu. Rumerskirch'e, yerel garnizonun tören üniforması bulunmadığını da hatırlatarak ek güvenlik taleplerine karşı çıktı.[34]
Güvenlik konusundaki görüş ayrılıkları sürerken Potiorek, hastaneden geldiğini iddia ettiği bir telefonla yaveri Merizzi'nin durumunun iyi olduğu haberini verdi. Oysa bu sırada ne Dr. Ferdinand Fischer ne de yaralı Merizzi henüz hastaneye ulaşmıştı. Bu iyimser bilgi, suikast girişiminin ardından oluşan gergin havayı bir ölçüde yumuşattı ve programın tamamen iptal edilmesi yerine nasıl sürdürülebileceği sorusunu yeniden gündeme getirdi. Önceden planlanan programa göre Franz Ferdinand, Bosna-Hersek Devlet Müzesi'nin açılışını gerçekleştirecekti. Müzede, Arşidük'ü karşılamak üzere Sırp tarihçi Vladimir Ćorović (1885-1941) da hazır bekliyordu. Ancak hem Merizzi hem de diğer yaralıların durumu, programın hastane ziyaretiyle sürdürülmesi fikrini doğurdu.[10][20][28]
Franz Ferdinand, şehirde ilerlemeye devam etmenin ne kadar güvenli olduğunu sorgulamaya başladı. İlk anda o kadar endişeliydi ki bir ara Sophie'nin kendisinden ayrı gitmesini bile düşündü. Hazinedarı Morsey'den Sophie'yi silahlı bir eskort eşliğinde ya Valilik Konağı'na ya da Ilidža’daki otele götürmesini istedi. Onu olası ikinci bir saldırıya maruz bırakmak istemiyordu.[20][37]
Morsey üst kata çıktı; ancak Müslüman hanımlarla yapılan kabul töreni hala sürüyordu. Hanımlar, Düşes'in huzurunda yüzlerini açtıklarından içeri hiçbir erkeğin girmesine izin verilmediğinden Morsey kapının önünde beklemek zorunda kaldı.[20][37]
Tören sona erip Sophie odadan çıktığında Morsey ona paltosunu giydirmeye yardım ederek Arşidük'ün isteğini iletti. Sophie hem nazik hem de kararlı bir tavırla reddetti:[20][37]
"Arşidük bugün halkın önüne çıkmaya devam ettiği sürece onu terk etmeyeceğim."[20][37]
Aşağı katta Franz Ferdinand da eşini fikrini değiştirmeye ikna etmeye çalıştı. Sophie kararlılığını bir kez daha ortaya koydu:[20][37]
"Hayır Franz, seninle geleceğim.[20][37]
Bu sırada Potiorek de Arşidük'ü sakinleştirmeye çalışıyordu. Sorumluluğu şahsen üstlendiğini vurgulayarak şöyle dedi:[20][37]
"Saraybosna'yı suikastçılarla mı dolu sanıyorsunuz? Majestelerine söz veriyorum, tüm sorumluluğu üstleniyorum."[20][37]
Potiorek'in bu güvenceleri, hastaneye gidilmesi ve ardından resmi programa devam edilmesi yönündeki kararın alınmasında belirleyici oldu.[20][37]

Belediye Binasından Ayrılış
Potiorek'in önerdiği yeni güzergah, belediye binasından çıktıktan sonra Appel Quay boyunca düz devam ederek hastaneye gitmekti. Böylece şehir merkezindeki dar sokaklara girilmeyecek ve eğer hala pusuda bekleyen suikastçılar varsa, onların bulunduğu noktalar atlatılmış olacaktı. Zametica'ya göre Potiorek aslında bir aldatmaca planlamıştı: ilk iki araç eski rotaya dönerken diğerleri düz devam edecekti. Bu sayede olası saldırganlar Arşidük'ün hangi araçta olduğunu veya nereye gittiğini anlayamayacaktı.[20]
Hastane Konvoyu:[20]
3. Araçta: Franz Ferdinand, Sophie, Potiorek, Soldaki basamakta, kendisini Arşidük’e siper etmiş halde ayakta Harrach ve şoför Lojka.
Ölümcül Dönüş
Saat yaklaşık 10.45'te belediye binasından ayrılan konvoy yeniden Appel Quay boyunca ilerlemeye başladı. İlk saldırıya rağmen caddeler hala kalabalıktı ve arabalar ilerlerken insanlar coşkulu tezahüratlarla onları selamlıyordu. Çevredeki bu ilgiyle memnuniyetle dolan Franz Ferdinand, birkaç dakika sonra olacaklardan habersiz, sabahki saldırının yarattığı gerginliği belli etmemeye çalışıyor, kendisini sakin ve soğukkanlı göstermeye gayret ediyordu. Kont Harrach ise sabahki saldırının ardından tehlikenin geçtiğine inanmıyordu. Bu nedenle Arşidükü korumak amacıyla otomobilin sol basamağında ayakta duruyor, halkın sergilediği bu coşkunun ortasında çevreyi dikkatle gözlüyordu.[41][37][20]
Konvoy, Latin Köprüsü’nün yakınındaki kavşağa ulaşmak üzere yaklaşık 370 metre ilerlemişti ki, öndeki iki araç planlanan rotaya uyarak sağa, Franz Joseph Caddesi’ne doğru yöneldi. Konvoyun geri kalanının Appel Quay boyunca düz devam ederek askeri hastaneye ulaşmaları gerekiryordu. Ancak arşidük'ün bulunduğu üçüncü aracın sürücüsü Lojka, alışkanlığın verdiği bir refleksle önündeki araçları takip ederek ara sokağa saptı.[20]
Otomobil, Appel Rıhtımı'ndan ayrılıp dar sokağa girdikten yaklaşık on metre sonra Potiorek birden doğruldu. Yanlış yola sapıldığını fark etmişti. Sert bir ses tonuyla, “Yanlış gidiyorsun!” diye bağırdı.[20]
Şoför Lojka'nın yanında oturan Harrach hemen, “Geri mi çıkalım?” diye sordu.
Potiorek'in cevabı kısa ve kesindi:
“Evet.”
Harrach emri derhal şoföre iletti. Manevra yapmak için Lojka frene bastı ve ağır Gräf & Stift otomobil yavaşça durdu.
Tam o anda aracın sağ tarafındaki köşede, Saraybosna'nın tanınmış şarküterisi Moritz Schiller’in önünde duran Gavrilo Princip, hiç beklemediği bir fırsatla karşı karşıya kaldı. Dakikalar önce başarısız olduğunu düşündüğü ve dünyanın kaderini değiştirecek olan o suikast girişimi, şimdi adeta ayağına kadar gelmişti. Arşidük'ün otomobili yalnızca birkaç adım ötesinde durmuştu. Dahası Arşidük'ü koruması Harrach, otomobilin diğer tarafında bulunuyordu. Princip ile hedefi arasında artık hiçbir engel yoktu.[20]
Princip’in 3 Temmuz 1914 tarihli ifadesine göre, önce bombasını kullanmayı düşündü. Ancak önündeki fırsat yalnızca birkaç saniye sürecekti. Bombanın kapağının çok sıkı vidalı olduğunu ve açmasının güç olacağını fark ederek bu fikrinden vazgeçti. Bunun yerine belindeki tabancaya yöneldi.[20]
Bazı popüler anlatılarda, Gavrilo Princip'in Arşidük Franz Ferdinand'ı beklerken bir kafede soğukkanlılıkla sandviç yiyip içeceğini yudumladığı ileri sürülür. Ancak bu sahne tarihi gerçeklerle bağdaşmaz. Söz konusu hikaye, 2001 yılında yayımlanan bir romanda ortaya çıkmış, daha sonra doğrulanmamış olmasına rağmen popüler tarih anlatılarına karışarak yaygın bir efsaneye dönüşmüştür.[20][45]
Gerçekte Princip, soğukkanlı ve profesyonel bir suikastçıdan çok farklı bir profildi. Suikast anında henüz 19 yaşındaydı ve uzun süredir verem hastalığıyla mücadele ediyordu. Fiziksel olarak zayıf ve narin görünüşlüydü. Saraybosna'daki eğitim hayatı hastalığı nedeniyle sık sık kesintiye uğramış, okula devam etmekte zorlandığı için derslerinde geri kalmış ve sonunda öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalmıştı. Daha sonra Belgrad'a giderek eğitimini dışarıdan tamamlamaya çalışan ve sınavlarına burada hazırlanan bir öğrenciydi.[41][49]
Bu kırılgan dış görünüşün ardında ise çok daha karanlık bir iç dünya yatıyordu. Princip, yoksulluk içinde büyümüş, geleceğe dair somut bir umudu bulunmayan bir gençti. Verem hastalığının ilerlemesi, ömrünün kısa olacağını ona zaten hissettiriyordu; bu da ölüm korkusunu büyük ölçüde törpülemişti. Maddi bir varlığı, toplumsal bir konumu ya da koruyup kollayacak bir geleceği yoktu. Tam da bu yüzden siyasi inançları, onun için soyut bir ideal olmanın çok ötesine geçmişti; hayatına anlam veren, onu ayakta tutan tek gerçek haline gelmişti.
Suikastin ardından yakalanmak ya da hayatını kaybetmek, Princip'i duraksatmıyordu. Zaten yitirmişti her şeyini, ya da daha doğrusu: kazanamamıştı hiçbir şeyi. İşte bu, onu olağandışı ölçüde kararlı kılıyordu. Edebiyatta ve tarihte "tehlikeli olan", çoğu zaman kaslı ya da eğitimli olan değildir. Asıl tehlikeli olan, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olan kişidir; elinde tutacak bir geleceği, yitirecek bir statüsü, sarılacak bir umudu olmayan kişi. Princip tam olarak buydu: yaşam koşulları onu, hesap kitap yapmadan, bedelini önceden kabul etmiş bir eylemciye dönüştürmüştü.
Daha önce hiç kimseyi öldürmemişti. Hatta 1912'de Balkan Savaşları'na gönüllü olarak katılmak istediğinde, "çok küçük ve zayıf" bulunduğu gerekçesiyle reddedilmişti. Princip, profesyonel bir katil değil; Güney Slav halklarının birleşmesi idealine tutkuyla bağlı, Genç Bosna (Mlada Bosna) hareketinin fanatik bir milliyetçi militanıydı. Eylemini kişisel bir düşmanlığın sonucu olarak değil, Avusturya-Macaristan yönetimini Bosna-Hersek'ten uzaklaştırmak ve halkının uğradığını düşündüğü haksızlıkların intikamını almak için yerine getirmesi gereken ideolojik bir görev olarak görüyordu.[14][20][41]
Şimdi ise beklediği an gelmişti. Çektiği tabancasının emniyet mandalını açtı ve silahını otomobile doğrulttu. Daha sonra verdiği ifadeye göre ne nişan aldı ne de hedefini dikkatle seçti; hatta ateş ederken başını yana çevirmişti. Birkaç saniye içinde peş peşe patlayan iki el silah sesi, Saraybosna ziyaretini kanlı bir trajediye dönüştürdü.[20]
Mermilerden ilki Sophie'nin karnına isabet ederek mide arterini diğeri ise Franz Ferdinand’ın boynuna isabet ederek şah damarını parçalayarak ölümcül kanamaya yol açtı. Olay yerindeki hiç kimse bunun birkaç dakika içinde her iki kurbanın da ölümüne neden olacak yaralar olduğunu henüz bilmiyordu. Potiorek ise saldırıdan yara almadan kurtuldu. Daha sonra görülen davada Princip, asıl hedeflerinden birinin Franz Ferdinand olduğunu, diğer kurşunu ise Sophie'ye değil Potiorek'e yöneltmek istediğini ileri sürecekti.[17][37]
Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti. Araç hızla geri manevraya başlarken sarsılan Franz Ferdinand'ın ağzından fışkıran kan, Harrach'ın sağ yanağına sıçradı. Harrach mendilini çıkarıp kanı silmeye çalışırken Düşes Sophie ona seslendi:[20]
— Tanrı aşkına, size ne oldu?[20]
Ancak bu sözlerin hemen ardından bilincini kaybederek arşidükün bacaklarının üzerine yığıldı. Harrach başlangıçta onun korkudan bayıldığını düşündü. Olan bitenin farkında olan tek kişi ise Franz Ferdinand'dı. Boynundaki ölümcül yaraya rağmen eşine dönerek yalvardı:[20]
— Sopherl! Sopherl! Sterbe nicht! Bleibe am Leben für unsere Kinder![46]
("Sopherl! Sopherl! Ölme! Çocuklarımız için yaşa!")
Harrach, Arşidük'ün başı öne düşmesin diye onu üniformasından kavradı. Yeşil devekuş tüyleriyle süslü miğfer başından kayıp gitti. Durumunu sorduğunda Franz Ferdinand, sanki asıl endişe edilmesi gereken kendisi değil eşiymiş gibi, ölümcül yarasını önemsemez bir tavırla "Es ist nichts!" ("Önemli değil!") diye yanıt verdi. Bilinci giderek bulanıklaşırken bu sözleri altı ya da yedi kez yineledi; son anlarına kadar aklında kendisinden çok Sophie ve çocuklarının geleceği vardı. Harrach ve korumalar kanı durdurmak için hemen üniformasını açmaya çalıştı; ancak tören kıyafetinin yüksek ve sert yakası ile üst üste binen kumaş katmanları, kıyafetin elle yırtılmasına veya düğmelerinin hızla açılmasına izin vermedi. Sonunda bir makas bulup kıyafeti keserek yaraya ulaşabildi. Ne var ki bu gecikme, zaten kaçınılmaz olan sonu değiştirebilecek bir anlam taşımıyordu.[46][20]
Potiorek derhal Vali Konağı'na gidilmesini emretti. Tıbbi müdahale için götürüldükleri Valilik Konağı'na varıldığında Sophie hayatını kaybetmişti; Franz Ferdinand ise yaklaşık saat 11.00 civarında, eşinden on–on beş dakika sonra yaşamını yitirdi.[20] Böylece suikast, yalnızca bir hanedan trajedisi olmaktan çıkarak Avrupa diplomasisinin kırılgan dengelerini altüst edecek bir zincirleme tepkinin ilk halkası haline geldi.[46]
Avusturya-Macaristan, "Temmuz Ültimatomu" olarak bilinen belgeyle Sırbistan'a taleplerini 48 saat içinde eksiksiz kabul etmesini bildirdi; aksi halde büyükelçisini geri çekeceğini ve askeri önlemlere başvuracağını açıkladı. Sırbistan'ın taleplerin tamamını kabul etmemesi üzerine Avusturya-Macaristan, 28 Temmuz 1914'te savaş ilan etti.[46]
1892 tarihli gizli Fransız-Rus ittifakı uyarınca Rusya ve Fransa seferberlik adımları attı; Rusya 29 Temmuz'da kısmi, 30 Temmuz'da ise genel seferberlik ilan etti. Bu gelişmeler, Avusturya-Macaristan ve Almanya'nın tam seferberliğe geçmesiyle birlikte İtalya hariç tüm Büyük Güçleri hızla savaşın içine çekti.[46][49]
Franz Ferdinand'a yönelik suikast böylece Avrupa'daki ittifak sistemlerini harekete geçirerek Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına giden süreci tetikledi.[4] O gün Gavrilo Princip'in sıktığı mermiler yalnızca Franz Ferdinand ve Sophie'yi değil, aslında milyonlarca insanı ve yüzyıllardır dünyanın siyasi dengelerini şekillendiren dört büyük imparatorluğu da hedef alıyordu. Alman İmparatorluğu (Hohenzollern Hanedanı), Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (Habsburg Hanedanı), Osmanlı İmparatorluğu ve Rus İmparatorluğu (Romanov Hanedanı). Dördü de savaşın ardından tarihe karıştı.[15][17][41]
Milyonlarca insan hayatını, sağlığını, yurdunu ve sevdiklerini yitirirken tahtlar sarsıldı, imparatorluklar çöktü; ancak bu yıkımın küllerinden bağımsız yeni devletler doğdu.[15]
Gavrilo Princip, suikastın gerçekleştiği tarihte henüz 20 yaşını doldurmadığı için Avusturya-Macaristan yasaları uyarınca idam cezasından muaf tutulmuş, bunun yerine ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Çocukluğundan beri veremle mücadele eden Princip'in hastalığı, hapishanenin ağır koşulları nedeniyle giderek ağırlaştı ve suikasttan yaklaşık dört yıl sonra, 28 Nisan 1918 tarihinde, 23 yaşında hayatını kaybetti.[4][5]
Arşidükü Bir Kez Ölümden Döndüren Hekim: O Gün Orada Olsaydı Sonuç Değişir miydi?
Arşidükün kişisel hekimi öncelikle bir travma ya da damar cerrahı değildi. Ancak aslında bunun pek bir önemi de yoktu. Franz Ferdinand ile Sophie'nin aldığı yaralar son derece ağırdı ve her ikisi de dakikalar içinde ölümcül miktarda kan kaybediyordu. Günümüzde bile bu tür büyük damar yaralanmaları, en gelişmiş damar cerrahisi teknikleri, modern yoğun bakım üniteleri ve ileri kan nakli imkanlarına rağmen çoğu zaman ölümcül sonuçlanmaktadır. Üstelik vurulmalarından ölümlerine kadar geçen yaklaşık 15 dakikalık süre, günümüzün acil sağlık sistemleri için dahi son derece kritik derecede kısadır. Bu nedenle modern tıbbın tüm imkanları mevcut olsa bile kurtulma ihtimalleri oldukça düşük olurdu; 1914 yılının tıbbi koşullarında ise onları hayatta tutabilecek etkili bir müdahale neredeyse mümkün değildi.
Her ne kadar Karl Landsteiner (1868-1943) 1901 yılında A, B ve O kan gruplarını tanımlamış ve uyumsuz kan nakillerinin ölümcül sonuçlar doğurabileceğini göstermiş olsa da, bu keşfin klinik uygulamalardaki önemi henüz tam olarak kavranmamıştı. Dönemin hakim anlayışına göre kan yalnızca bir sıvı, doku ise yalnızca bir yapı olarak görülüyordu; bunların kendilerine özgü biyolojik kimlikler taşıdığı fikri henüz yerleşmemişti. Adeta günümüzdeki bilgisayar teknolojilerinde kullanılan “tak ve çalıştır” cihazlarda olduğu gibi, kan bir vericiden alınır ve alıcıya aktarılırdı. Bu nedenle kan, doku ve organ nakillerinde asıl önemli unsur uyumluluk değil, yalnızca bir vericinin bulunmasıydı. Kan grubu eşleştirmesi yapılmadan gerçekleştirilen transfüzyonlar ise çoğu zaman hastayı kurtarmak yerine ölümüne yol açıyordu. Ancak alıcılar genellikle zaten ağır hastalık veya travma tablosu içinde olduklarından, ölümün gerçek nedeni olan kan uyuşmazlığı çoğu kez fark edilmiyordu.
Üstelik kan depolamanın yolu da henüz bulunmamıştı. Pıhtılaşma gerçekleşmeden önce kanın doğrudan vericiden alıcıya aktarılması gerekiyordu. Bu da nakil işleminin ancak ameliyat masasında, iki beden yan yana getirilerek yapılabilmesi anlamına geliyordu; her acil durumda başvurulabilecek bir yöntem değildi. Buna çözüm ancak 1914 yılının ilkbaharında geldi: Belçikalı doktor Albert Hustin (1882-1967), 27 Mart 1914'te sodyum sitratı antikoagülan (pıhtı önleyici) olarak kullanarak ilk dolaylı kan naklini gerçekleştirdi. Birkaç ay sonra, Arjantinli hekim Luis Agote (1868-1954)aynı yöntemi Buenos Aires'teki Rawson Hastanesi'nde bağımsız biçimde uygulayarak 9 Kasım 1914'te başarılı bir nakil gerçekleştirdi. Bu iki bilim insanının geliştirdiği yöntemlerin gerçek önemi, kısa süre sonra patlak veren Birinci Dünya Savaşı sırasında anlaşılacaktı. Cephelerde aynı anda onlarca askerin yaralanması, kanın pıhtılaşmadan saklanabilmesini ve ihtiyaç duyulan yere hızla ulaştırılabilmesini hayati hale getirdi. Böylece savaşın yarattığı acil tıbbi ihtiyaçlar, kan depolama ve transfüzyon tekniklerinin hızla geliştirilmesine zemin hazırlayacak; modern kan bankacılığının temelleri de bu süreçte atılacaktı.
Kan bankacılığının gerçek anlamda kurumsal bir kimlik kazanması için çok daha uzun bir yol kat edilmesi gerekecekti. Rus cerrah Sergei Yudin (1891-1954), 23 Mart 1930'da ceset kanı naklini ilk kez başarıyla gerçekleştirdi ve aynı yıl Moskova'daki Nikolay Sklifosovskiy Enstitüsü'nde dünyanın ilk kan bankasını kurdu. Bu noktaya gelinmesi ise Birinci Dünya Savaşı'nın kanlı derslerini ve ardından gelen on yılın deneyimlerini gerektirmişti.
Damar cerrahisi cephesinde tablo biraz daha umut verici görünüyordu. Fransız cerrah Alexis Carrel, 1902 yılında geliştirdiği üç noktalı dikiş tekniğiyle (triangülasyon yöntemi) damarları birbirine bağlamanın ve organ naklinin önünü açmıştı. Carrel, bu çığır açan çalışmaları sayesinde 1912'de "damar dikışı ve damar vr organ nakli üzerindeki çalışmaları" nedeniyle Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görüldü. Ödül haberi bilim dünyasının ötesine taşarak gazetelerde yankı buldu; ancak bu haberlerin yarattığı heyecan, bilginin ameliyathanelere hızla yayılmasını sağlamadı. Zira 1914 yılında damar cerrahisi ve organ nakli üzerine çalışan hekimlerin sayısı dünya genelinde son derece azdı. Çünkü ölü kutsal kabul ediliyor; bedenlere dokunmak, organ ve dokularını nakletmek saygısızlık olarak görülüyordu. Carrel'in açtığı yol henüz bir patikadan ibaretti ve ameliyathanelere ulaşması yıllar alacaktı. Nitekim II. Dünya Savaşı'na kadar damar cerrahisi "son derece nadir" yapılan bir girişim olarak kaldı.

İhmal mi, Yoksa Komplo mu?
Saraybosna suikastı, tarihin akışını değiştiren en büyük dönüm noktalarından biri olmasının yanı sıra, arka planındaki devasa güvenlik zafiyetleri nedeniyle günümüzde bile "ihmal mi, yoksa komplo mu?" tartışmasını beraberinde getirmektedir. Dönemin Bosna Valisi Oskar Potiorek’in kararları, askeri literatür ve tarihsel belgeler ışığında incelendiğinde; aşırı özgüven, politik propaganda arzusu ve bürokratik basiretsizliğin birleşerek nasıl bir felakete zemin hazırladığı net bir şekilde görülür. Bazı ihmaller suikast planlarından daha ölümcüldür; Potiorek’inki ise yalnızca bir güvenlik zaafı değil, tarihin seyrini değiştiren bir ihmaller zincirine dönüşmüştür.[41][49]
Suikast sırasında yapılan güvenlik ihmalleri ve sıra dışı tesadüflerin böylesine yoğun biçimde bir araya gelmesi, hemen ardından yaşanan gelişmelerle birleşince, bu olay yıllar boyunca çeşitli komplo teorilerine zemin hazırlamıştır. Sanki başına gelecekleri sezmiş gibi Arşidük, ziyaret öncesinden itibaren güvenliğinden endişe duymuş ve programı isteksizce kabul etmek zorunda kalan bir isimdi. Mevcut statükoyu değiştirmeyi hedefleyen reformist yaklaşımı nedeniyle saray, ordu ve siyaset çevrelerinde pek çok kesim tarafından “tehlikeli bir rakip” ya da İmparatorluğun beka sorunu olarak görülüyordu. Bu nedenle genel olarak sevilmeyen, hatta dışlanan bir figürdü.[41][46][49]
Ferdinand’ın ölümünün ardından diğer veliahtların aksine ona tam anlamıyla bir devlet töreni düzenlenmemiş; cenaze merasimleri kasten sade, gösterişsiz ve sınırlı tutulmuştur. Cenaze merasimine yabancı hanedan temsilcileri davet edilmemiş, hatta Franz Ferdinand'ın çocuklarının bile törene katılmaları engellenmiştir. Bu tutum, hem Franz Ferdinand’ın saraydaki yalnızlığını hem de İmparator’un yeğenine yönelik mesafeli tavrını yansıtan çarpıcı bir ayrıntıdır.[41]
Arşidük, ilk bombalı saldırının ardından Nedeljko Čabrinović’in yakalandığında, imparatorluğun yargı ve ödül mekanizmasının ne kadar yozlaştığını öngören şu alaycı sözleri sarf etmişti: “Mahkeme her zamanki gibi onu sadece dört beş yıla mahkûm edecek ve dahası yakında affedecek.[20]... Sadece izleyin, adamı zararsız hale getirmek yerine gerçekten Avusturyalı gibi davranacaklar ve ona liyakat madalyası verecekler.” [37] Suikastın ardından yaşananlar, Arşidük’ün bu karanlık kehanetini fazlasıyla doğruladı. Güvenlik planındaki ağır ihmallerin baş sorumlusu Potiorek hakkında herhangi bir disiplin işlemi uygulanmadığı gibi, İmparator Franz Joseph kendisine özel olarak takdir ve teşekkür mesajı iletilmesini emretmişti.[41] Daha da çarpıcı olanı, yanlış güzergaha girerek Arşidük’ü adeta Princip’e “paket servis” yapan şoför Leopold Lojka’nın akıbetiydi. Lojka, “Saraybosna’daki hizmetleri” nedeniyle İmparator tarafından, üzerinde imparatorluk kartalları işlenmiş altın bir saatle ödüllendirildi.[20]
Tüm bu yaşananlar, olayların merkezinde adeta önceden kurgulanmış bir düzenin olduğu izlenimini yaratsa da, aslında bu durum bir komplodan ziyade bürokratik bir liyakat krizinin ve kişisel husumetlerin bir sonucudur. Olaylar geriye dönüp bakıldığında sanki Arşidük'ün öldürülmesi özellikle hedeflenmiş gibi görünse de, Potiorek’in de aynı araçta olduğu unutulmamalıdır; nitekim eylemciler suikast için bomba kullanmayı tercih etmişlerdi.[20][41][49] Kendi hayatlarımızda bile herhangi bir komplo olmaksızın iletişimsizlik, yanlış kararlar, kötü zamanlama ve kişisel inatların peş peşe gelerek büyük krizlere yol açtığı görülür. Saraybosna’da yaşanan da özünde buydu: Potiorek’in siyasi hırsı ve aşırı özgüveni, güvenlik planındaki ciddi eksiklikler ve son anda yapılan bir sürüş hatasıyla birleşmiş; tarihin akışını değiştiren olaylar zinciri böylece ortaya çıkmıştır. Kaderin ironisi ise, tüm bu ihmallerin sonunda Gavrilo Princip’i birkaç saniyeliğine Franz Ferdinand ile karşı karşıya getirmesiydi.
Tüm bu yaşananlar, olayların merkezinde önceden tasarlanmış bir planın bulunduğu izlenimini yaratmış ve suikastı çevreleyen komplo teorilerini günümüze kadar canlı tutmuştur. Gerçekten de Franz Ferdinand'ın ölümünden farklı çevreler kendi bakış açılarına göre fayda sağlamış görünüyordu. Viyana'daki savaş yanlıları, Sırbistan'a karşı sert bir hesaplaşmanın önündeki en önemli engellerden biri olan reformist veliahttan kurtulmuş; Kara El çevresindeki Sırp milliyetçileri ise, Güney Slavları imparatorluğa daha sıkı bağlama potansiyeli taşıyan Arşidük’ün siyasi projesinden ciddi biçimde endişe duyuyorlardı. İşte bu nedenle tarihçiler ve araştırmacılar uzun yıllardır klasik "Cui bono?" (Kime yaradı?) sorusunu sormuş; bu soruya verilen farklı cevaplar ise suikastın arkasında gizli güçlerin bulunduğunu öne süren sayısız komplo teorisinin doğmasına zemin hazırlamıştır.[20][41][49]
Bununla birlikte mevcut tarihsel kanıtlar, Saraybosna'da yaşananları büyük ölçüde bir komploya değil; siyasi hırsların, kişisel husumetlerin, kurumsal kibirin, iletişimsizliğin ve ölümcül ihmaller zincirinin birleşimine işaret etmektedir. Olaylar geriye dönüp bakıldığında sanki Franz Ferdinand'ın ortadan kaldırılması özellikle amaçlanmış gibi görünse de, Bosna Valisi Potiorek'in de aynı araçta bulunduğu ve suikastçıların ilk saldırıda bomba kullanmayı tercih ettikleri unutulmamalıdır.[20][41][49] Kendi hayatlarımızda bile herhangi bir komplo olmaksızın iletişimsizlik, yanlış kararlar, kötü zamanlama ve kişisel inatların peş peşe gelerek büyük krizlere yol açtığı görülür. Saraybosna’da yaşanan da özünde buydu: Potiorek’in siyasi hırsı ve aşırı özgüveni, güvenlik planındaki ciddi eksiklikler, dönemin bürokratik liyakat krizinin yarattığı zaaflar ve son anda yapılan bir sürüş hatasıyla birleşmiş; tarihin akışını değiştiren olaylar zinciri böylece ortaya çıkmıştır. Kaderin ironisi ise, tüm bu ihmallerin sonunda Gavrilo Princip’i birkaç saniyeliğine Franz Ferdinand ile karşı karşıya getirmesiydi.
Suikastçılar Pişmanlık Duydu mu?
28 Haziran 1914 sabahı Saraybosna'da tetik çekildiğinde, Gavrilo Princip ve yoldaşları yalnızca bir arşidükü öldürdüklerini düşünüyorlardı. Oysa o kurşunlar, milyonlarca insanın hayatına mal olacak bir felaketler zincirini harekete geçirdi. Suikastın ardından geçen yıllar, faillerin her birini farklı biçimlerde şekillendirdi: Kimileri inançlarından hiç vazgeçmedi, kimileri ise yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşerek derin bir pişmanlık duydu.
28 Haziran 1914 sabahı Saraybosna'da tetik çekildiğinde, Gavrilo Princip ve yoldaşları yalnızca bir arşidükü öldürdüklerini düşünüyorlardı. Oysa o kurşunlar, milyonlarca insanın hayatına mal olacak bir felaketler zincirini harekete geçirdi. Saraybosna suikastının ardından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan'ı olaydan sorumlu tutarak 28 Temmuz 1914'te savaş ilan etti. Bunu, 30 Temmuz'da Rusya'nın genel seferberlik ilanı, Almanya'nın 1 Ağustos'ta Rusya'ya ve 3 Ağustos'ta Fransa'ya savaş açması, ardından Belçika'yı işgali ve 4 Ağustos'ta Birleşik Krallık'ın Almanya'ya savaş ilan etmesi izledi. Böylece Balkanlar'da başlayan yerel kriz, birkaç hafta içinde küresel bir savaşa dönüştü.
Savaşın henüz ilk aylarında, suikastın failleri Saraybosna'da yargılandı. 12-23 Ekim 1914 tarihleri arasında görülen davanın hükümleri 28 Ekim 1914'te açıklandı. Ancak savaşın genişlemesi durmadı; kararın açıklanmasından yalnızca bir gün sonra, 29 Ekim 1914'te Osmanlı İmparatorluğu, Alman mürettebatlı Goeben ve Breslau (Yavuz ve Midilli) savaş gemileriyle Karadeniz'deki Rus limanlarını bombalayarak fiilen I. Dünya Savaşı'na dahil oldu.
Suikastın ardından yaşanan süreç, faillerin her birini farklı biçimlerde sınadı: Kimileri inançlarına son nefeslerine kadar bağlı kalarak davasını savunmaya devam etti, kimileri ise eylemlerinin beklenmedik yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşerek derin bir pişmanlık duydu.
Pişman Olmayanlar: "Bir Tiranı Öldürdük"
Suikastın sembolik yüzü Gavrilo Princip, ne mahkeme salonunda ne de hapishanedeki son günlerinde pişmanlık belirtisi gösterdi. Kendisini bir suçlu olarak değil, Yugoslav halkını Avusturya-Macaristan yönetiminden kurtarmak için mücadele eden bir özgürlük savaşçısı ve "tiran katili" olarak görüyordu. Nitekim yargılama sırasında, "Ben bir suçlu değilim; kötülük eden birini öldürdüğüm için suçlu olamam. Bir iyilik yapmak istedim." diyerek eylemine bakışını açıkça ortaya koymuştu. Arşidük Franz Ferdinand'ı Güney Slavların birliğinin önündeki engellerden biri olarak değerlendiren Princip, onun planladığı reformların Slavların birleşmesini engelleyeceğine inanıyordu. Bu nedenle suikastı siyasi ve ahlaki açıdan haklı bulmuş, hatta "iyi bir iş" yaptığını savunmuştur. Sophie ile çocukların yaşadığı trajedi nedeniyle kişisel üzüntü duyduğunu kabul etse de, eylemin özünden ve amaçlarından hayatı boyunca vazgeçmemiştir.[37][46]
Suikastın arkasındaki gizli örgüt Kara El'in lideri Albay Dragutin Dimitrijević, yani kod adıyla Apis, 1917'de Sırp hükümeti tarafından kurşuna dizildi. Son anlarında bile pişmanlık duymuyordu. Suikastı organize ettiği için öldürüldüğünü bildiğini açıkça söylemiş ve "Şimdi benim için ve sizin için de açık ki; bugün Sırp tüfekleriyle sadece Saraybosna suikastını organize ettiğim için öldürülüyorum" sözleriyle ölümünü Sırbistan'ın çıkarları uğruna ödenen bir bedel olarak kabul etmiştir. "Büyük Sırbistan'ın refahı için" öldüğünü ilan eden Apis, inandığı davadan ölüm anında bile kopmamıştır.[41][46]
Danilo Ilić'in hikayesi ise daha karmaşık bir tablo çizer. Ilić, suikasttan önce girişimi durdurmaya çalışmış, Arşidük'e yönelik saldırının yanlış bir fikir olduğu sonucuna varmış ve Trifko Grabež'i de bu görüşe ikna etmişti.[20][46] Bu tereddüt, onu diğer komploculardan ayıran önemli bir ayrıntıdır. Ancak tarihsel kayıtlar açık bir pişmanlık duyduğunu göstermez. Suikast sonrasında yaptığı itiraf ve suçunu kabul etmesi, ahlaki bir pişmanlıktan çok hayatta kalma çabası ve hukuki sorumluluğun kabulü olarak değerlendirilmiştir. 3 Şubat 1915'te Veljko Čubrilović ve Miško Jovanović ile birlikte darağacına asılarak edilirken sakin ve kararlı bir tavır sergilemiş, önceki çekinceleri hiçbir zaman açık bir pişmanlığa dönüşmemiştir.[41]
Pişman Olanlar: "Güzel Bir Dünyayı Yıktık"
Nedeljko Čabrinović, pişmanlığı en açık şekilde dile getiren isimlerden biri oldu. Mahkemede, Arşidük'ün can çekişirken eşine söylediği son sözleri — "Sophie, çocuklarımız için hayatta kal!" — öğrendiğinde sarsıldığını itiraf etti. Karşısındaki insan artık soyut bir siyasi sembol değil, çocukları olan bir babaydı. Arşidük'ün çocuklarından resmen özür diledi ve şu sözleri söyledi: "Eğer ne olacağını bilseydim (Birinci Dünya Savaşı'nın çıkacağını), bombaların üzerine oturur ve beni paramparça etmelerine izin verirdim." Yıllar sonra Arşidük'ün çocukları Sophie ve Max'ın ona bir affetme mektubu göndermesi, bu trajik hikayenin en dikkat çekici ayrıntılarından biri olarak tarihe geçti.[37][41]
Trifko Grabež de benzer bir değerlendirmede bulundu. Eylemin bir Avrupa savaşına yol açacağını bilseydi suikasta katılmayacağını açıkça ifade etti. Onun sözlerinde, doğrudan eylemin kendisinden çok sonuçlarına yönelik bir pişmanlık görülmektedir.[46]
Suikastçıların en uzun yaşayanı olan Vaso Čubrilović ise zamanla belki de en büyük zihinsel dönüşümü geçirdi. Suikast günü Sophie'yi görünce ona acıdığı için silahını kullanamadığını anlatmıştı. Sonraki yıllarda eğitim aldı, profesör oldu ve devlet görevlerinde bulundu. Gençliğinin ateşli devrimciliği yerini daha karmaşık bir tarih bilincine bıraktı. Ömrünün sonlarında söylediği "Peşinden gelen savaş yüzünden sonsuza dek kaybedilen güzel bir dünyayı yıktık" sözleri, geçmişe dönük muhasebesinin özeti niteliğindeydi.[8][46][54]
Ortada Duran
Vaso'nun ağabeyi Veljko Čubrilović (1886-1915), suikastın önemli yardımcılarından biriydi. Mahkemede yaptığı savunmada, suikast ve devrimlere karşı olduğunu, çünkü bunların geride kanlı izler bıraktığını söyledi. "Ben fikirlerin, ruhun evrimine inanıyorum; eyleme değil, ilerlemeye güveniyorum" sözleri, yönteme yönelik bir eleştiri olarak değerlendirilebilir.[37] Ancak bu ifadeler suikasttan dolayı duyulan açık bir pişmanlığı değil, şiddet yerine düşünsel ve toplumsal değişimi tercih ettiğini göstermektedir.
Buna rağmen Veljko, kendisini davası uğruna fedakarlık yapan bir kişi olarak görmeye devam etti. 3 Şubat 1915'te Danilo Ilić ve Miško Jovanović ile birlikte idam edilirken sakin ve vakur tavrını korudu; hatta celladını bağışladı. Son ana kadar açık bir pişmanlık belirtisi göstermeden ölüme yürüdü.[58]
Övünen
Muhamed Mehmedbašić, Saraybosna Suikastı timindeki tek Müslüman üye ve suikasttan sonra yakalanmadan kaçmayı başaran tek suikastçıydı. 1943'teki ölümüne kadar eyleminden dolayı herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermedi. Aksine, suikasttaki rolüyle övündü, devrimci faaliyetlerini sürdürdü ve Sırp ordusunun Bosna'ya girişini "hayatının en mutlu günü" olarak tanımladı. Ömrünün sonuna kadar milliyetçi görüşlerine bağlı kaldı.[60]
Mehmedbašić'in hikayesi, Saraybosna suikastçıları arasında belki de en dikkat çekici olanıdır. Suikast anında cesaretini toplayamayarak harekete geçememiş, ancak bu başarısızlık ideallerinden vazgeçmesine yol açmamıştır. Tam tersine, kaçmış, övünmüş, savaşmış, hapse girmiş, affedilmiş ve sonunda bazı kesimlerce kahraman olarak anılmıştır. Onun için suikasttaki başarısızlığı, yeni bir başlangıç oldu.
Peki bu tarihin odağındaki Arşidük'ün kişisel doktoru kimdi?[18]
1895'ten 1914'e kadar saray hekimi olarak görev yapan laringolog — günümüzdeki adıyla kulak burun boğaz uzmanı Avusturyalı Dr. Victor Eisenmenger (1864–1932) yalnızca Franz Ferdinand'ın kişisel doktoru değil, bugün kendi adıyla anılan sendrom ile tıp tarihine geçmiş sıradışı bir hekimdi. Tıp kariyerine cerrahi asistanı olarak başlayan Eisenmenger, daha sonra Profesör Leopold von Schrötter'in yanında çalışarak göğüs hastalıkları ve laringoloji alanlarında uzmanlaştı; dahiliye ve onkoloji üzerine de çalışmalar yayımladı. Onu sıra dışı kılan, tek bir uzmanlık alanına bağlı kalmayıp disiplinler arası bir yaklaşım benimseyerek kendini sürekli geliştiren çok yönlü bir hekim olmasıydı. Bununla birlikte en kalıcı bilimsel mirasını kardiyoloji alanında bıraktı; 1897’de yayımladığı çalışmasıyla daha sonra kendi adıyla anılacak olan Eisenmenger sendromu sayesinde tıp tarihinde kalıcı bir iz bıraktı. Franz Ferdinand’ın kişisel doktoru olarak geçirdiği bu 19 yıllık serüvenini ise ölmeden hemen önce, 1931 yılında yayımladığı Archduke Francis Ferdinand – Dedicated to His Memory, by His Personal Physician (Arşidük Franz Ferdinand: Anısına, Kişisel Doktorunun Kaleminden) adlı eseriyle tarihe not düştü.[3][43][57]
O gün Saraybosna'da araçta bulunmuş olsaydı bile, bu sıra dışı hekimin Arşidük Franz Ferdinand'ın trajik kaderini değiştirmesi mümkün olmayacaktı. Son nefesini veren Arşidük Franz Ferdinand’ın yardımına yetişemese de, Dr. Victor Eisenmenger bugün kendi adıyla anılan sendrom sayesinde hala nadir bir hasta grubunun yaşam mücadelesine nefes olmaya devam etmektedir.
Gelecek Konu: Eisenmenger Sendromunun Tarihçesi -1- Hipokrat, (Hippocrates; M.Ö. 460-370) - 2024.07.04
Kaynakça :
- Archduke Francis Ferdinand (Dedicated to His Memory, by His Personal Physician) / Arşidük Franz Ferdinand: Anısına, Kişisel Doktorunun Kaleminden – Victor Eisenmenger, Open Library, Internet Archive, 1931
- Chotek, Sophie (1868–1914) / Chotek, Sophie (1868–1914) – Women in World History: A Biographical Encyclopedia, Encyclopedia.com
- Nomenclature of Eisenmenger Syndrome / Eisenmenger Sendromu Terminolojisi – Jaskomal Phagooravd. Physician's Journal of Medicine, 202
- Oskar Potiorek – Wikipedia / Oskar Potiorek – Wikipedia, İngilizce, Rev. 2026
- Potiorek, Oskar (1853-1933) - Österreichisches Biographisches Lexikon, Österreichische Akademie der Wissenschaften, Wien
- Sophie, Duchess of Hohenberg / Sophie, Hohenberg Düşesi – Wikipedia, İngilizce, çevrimiçi ansiklopedi maddesi, Rev. 2026
- The Assassination of the Archduke: Sarajevo 1914 and the Murder that Changed the World / Arşidük Suikastı: Saraybosna 1914 ve Dünyayı Değiştiren Cinayet – Greg King, Sue Woolmans, St. Martin’s Press / Pan Macmillan, New York–London, 2013
- The Evolution of Eisenmenger's Eponymic Enshrinement / Eisenmenger’in Eponim Olarak TıpLiteratürüne Yerleşme Sürecinin Evrimi - Clyde Partin, The American Journal of Cardiology, 2003
- The month that changed the world: Saturday, 27 June 1914 / Dünyayı değiştiren ay: 27 Haziran 1914 Cumartesi – Gordon Martel, OUPblog (Oxford University Press Blog), 2014
- United States of Greater Austria / Büyük Avusturya'nın Birleşik Devletleri – Wikipedia, İngilizce, Rev. 2026
- Роковой фаэтон: как автомобиль превратился в символ начала Первой мировой войны / Ölümcül Fayton: Bir Otomobil Nasıl Birinci Dünya Savaşı'nın Sembolüne Dönüştü – Alexander Grigoryev, Военное обозрение (TopWar), Rusça 2026
- Muhamed Mehmedbašić - Wikipedia, İngilizce, Rev. 2026
1895'te tanıştığı ve soylu olmayan Sophie Chotek (1868-1914) ile ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen 1900 yılında evlendiği için tahtan men edilen Arşidük Franz Ferdinand (1863-1914), veliaht unvanını koruyan üç prens babası olarak imparatorluğun tek varisi konumundaydı.
1878 Berlin Antlaşması uyarınca, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu'nun resmi egemenliğini koruduğu Bosna Vilayeti'ni işgal etme ve yönetme yetkisini aldı. Aynı antlaşma çerçevesinde, Büyük Güçler (Avusturya-Macaristan, Birleşik Krallık, Fransa, Alman İmparatorluğu, İtalya ve Rus İmparatorluğu), Sırbistan Prensliği'ni tam bağımsız bir devlet olarak tanıdı. Dört yıl sonra, Prens Milan IV Obrenović, Sırbistan Krallığı'nın Kralı Milan I oldu. Obrenović Hanedanı, Avusturya-Macaristan ile yakın ilişkilerini sürdürerek antlaşmada belirlenen sınırlar içinde yönetimlerini sürdürdü.
Aynı antlaşma uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Karadağ'ın kendi başlarına prenslikler olarak varlıklarını kabul etti. Ayrıca Doğu Rumeli Vilayeti kurularak Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı, ancak çeşitli imtiyazlara sahip bir bölge haline geldi.
1913 yılında, İmparator Franz Joseph, Arşidük Franz Ferdinand'a 1914 Haziran'ında Bosna'da yapılacak askeri tatbikatları izlemesi talimatını verdi. Tatbikat sonrasında Ferdinand ve eşi 28 Haziran 1914 günü, 1908'de Avusturya-Macaristan tarafından resmen ilhak edilen Bosna-Hersek'in eyalet başkenti Saraybosna'yı ziyaret edeceklerdi.
28 Haziran, Jülyen takvimine göre 15 Haziran'a denk gelen ve Aziz Vitus'un bayramı olarak bilinen bir gündür. Bu tarih aynı zamanda Sırbistan'da Vidovdan olarak anılır ve 1389 yılında Kosova Savaşı'nda Sultan I. Murad'ın bir Sırp suikastçı tarafından çadırında öldürülmesini hatırlatır. Milliyetçi Sırp örgütü Kara El, o gün için altı suikast girişimi planlamıştı. Eğer yakalanırlarsa, suikastçıların canlı ele geçirilmemek için siyanür içerek intihar etmeleri öngörülmüştü. Suikastın politik amacı, Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yönetiminden çıkarmak ve birleşik bir Güney Slav devleti oluşturmaktı. Suikastçılar ve bu gizli ağın ana figürleri, 1914 Ekim'inde Saraybosna'da mahkemeye çıkarıldı. Suikasta destek verdikleri belirlenen toplam yirmi beş kişi suçlanmıştı.
28 Haziran 1914 Pazar sabahı, Danilo Ilić (1890-1915), Saraybosna'daki suikast girişimi için altı suikastçıyı konvoyun geçeceği güzergaha yerleştirdi. Franz Ferdinand ve eşi, Ilidža Spa'dan trenle Saraybosna'ya hareket etti ve Vali Oskar Potiorek tarafından istasyonda karşılandı. Altı araçlık bir konvoy hazırlanmıştı.
Konvoy, ilk suikastçı Muhamed Mehmedbašić'i (1887-1943) geçti. Konvoy, ikinci suikastçı Vaso Čubrilović'un (1897-1990) yanına ulaştığında, Čubrilović harekete geçemedi. Konvoy, Nedeljko Čabrinović'in (1895-1916) pozisyon aldığı Miljacka Nehri'nin yakınlarına vardığında, saat 10:10'da Franz Ferdinand'ın arabası geçerken Čabrinović bombasını fırlattı. Ancak bomba, Ferdinand'ın arabasını değil, onun arkasındaki aracın altında patlayarak 16-20 kişinin yaralanmasına neden oldu. Ancak bomba, Arşidük Ferdinand'ın arabasını değil, arkasındaki aracın altında patladı ve 16-20 kişinin yaralanmasına neden oldu. Patlamanın ardından Čabrinović, içtiği bayat siyanürün etkisiz kalmasının sonrasında, yaz mevsimindeki kuraklık nedeniyle sadece 13 cm derinliğindeki Miljacka Nehri'ne atladı. Ancak nehir yeterince derin olmadığı kaçamadı ve yakalanarak tutuklandı.
Franz Ferdinand, planlanmış bir resepsiyon için Belediye Binası'na geldiğinde Belediye Başkanı Fehim Čurčić'in hoş geldiniz konuşmasını yarıda keserek stresli bir şekilde, "Sayın Belediye Başkanı, buraya ziyarete geldim ve bombalarla karşılandım. Bu çok çirkin," dedi. Düşes Sophie'nin telkinleriyle sakinleşen Ferdinand, Saraybosna halkının suikast girişiminin başarısızlığından duydukları sevinç gösterilerinden moral buldu. Programlarını iptal edip, bomba saldırısında yaralananları ziyaret etmeye karar veren Franz Ferdinand ve Sophie, güvenlik konusundaki endişelere rağmen harekete geçtiler. Ferdinand, yetkililerin güvenlikle ilgili çekincelerine, "Saraybosna'nın suikastçılarla dolu olduğunu mu düşünüyorsunuz?" diyerek yanıt verdi.
Franz Ferdinand ve Sophie'nin güvenliklerini sağlamak amacıyla, Saraybosna Hastanesi'ne daha sakin bir güzergah üzerinden gitmeleri kararlaştırıldı. Ancak, büyük bir talihsizlikle, araçları 20 yaşındaki suikastçı Gavrilo Princip'in bir kafede sandviç yediği sırada doğru adrese yönelmek için manevra yaparken, Princip arabaya yaklaşarak saat 11 civarında Franz Ferdinand ve Sophie'yi yakın mesafeden tabancayla vurdu.
Vurulduktan sonra Sophie hemen bilincini kaybederek Franz Ferdinand'ın bacaklarının üzerine yığıldı. Arşidük de tıbbi müdahale için Vali'nin konutuna götürülürken bilincini kaybetti. Kont Harrach'a göre, Franz Ferdinand'ın son sözleri "Sofi, Sofi! Ölme! Çocuklarımız için yaşa!" oldu ve ardından Harrach'ın yaralanmasıyla ilgili sorusuna altı ya da yedi kez "Hiçbir şey değil" diye yanıt verdi. Sophie Vali'nin konutuna vardığında ölmüştü ve Franz Ferdinand 10 dakika sonra öldü.
Avusturya-Macaristan, Temmuz Ültimatomu olarak bilinen bir belgeyle, Sırbistan'ın 48 saat içinde tüm talepleri kabul etmemesi halinde büyükelçisini geri çağıracağını belirtti. Sırbistan talepleri kabul etmeyince, Avusturya-Macaristan 28 Temmuz 1914'te savaş ilan etti ve ordusunu seferber etti. 1892 Gizli Antlaşması uyarınca, Rusya ve Fransa da seferber oldu. Rusya, 29 Temmuz'da kısmi, 30 Temmuz'da ise genel seferberlik ilan etti. Bu, Avusturya-Macaristan ve Almanya'nın tam seferberlik ilan etmesine yol açtı ve kısa sürede İtalya dışındaki tüm Büyük Güçler savaşa dahil oldu.
Ferdinand'ın trajik suikastı ve sonrasında yaşananlar, tarihin akışını değiştiren olaylar zincirini başlattı.
Peki Arşidük Franz Ferdinand'ın kişisel doktoru kimdir?
Dr. Victor Eisenmenger (1864-1932)
Gelecek Konu: Eisenmenger Sendromunun Tarihçesi - 1- Hipokrat, (Hippocrates; M.Ö. 460-370)
Kaynakça :
- Eisenmenger Sendromu Nedir (pahssc.org.tr)
- Assassination of Archduke Franz Ferdinand - Wikipedia
- Bir Dünya Savaşı Bahanesi: Franz Ferdinand Suikasti - Mynet trend
- The Evolution of Eisenmenger’s Eponymic Enshrinement - Clyde Partin, MD
- Victor Eisenmenger (1864–1932): The man behind the syndrome - Martin Duke
Yazan: Kamil Hamidullah / TEMMUZ 2024
Önceki güncelleme:
Son güncelleme:
.png)













.png)

Yorumlar
Yorum Gönder